Tanshaydar'ın Mekânı
SOSYAL:

Bölüm 5: Şahmeran Efsanesi

Asasına dayanarak yürüyordu. Geçtiği sokaklardaki gözler onu şöyle bir süzdükten sonra kendi işlerine dönüyordu. Zaten tüm Eminönü Meteor Bölgesi girişindeki camları konuşuyordu; fısıltı gazetesi çoktan bir senaryoyu yazmış, yüreği ağzında olan Eminönü halkını cevapsız sorularla daha da korkutmuştu. Cesetler ve cam, Teşkilat’ın hızlı hareketleriyle ortadan incelenmek üzere kaldırılmış ve dışarıya hiçbir bilgi sızdırılmamıştı. Sivri Ada’nın haberinin hemen yayılması fiyaskosundan sonra Teşkilat ağzını sıkı tutma işine iyice ağırlık vermişti. Fakat herkesin ‘kısa bir süre için’ uzak tutulduğu Meteor Bölgesi girişi, haddinden fazla kalabalıktı. İzdiham yaşanıyordu. Kimisi olan biteni yerinde görmek için, kimisiyse bölgeye girip Eminönü’nün sınırlarını genişletmek ve insanoğlunun hâkimiyetini bir kez daha hatırlatmak için toplanmıştı. Fakat giriş ve çıkışlar jandarmalar tarafından sıkı bir kontrol altında tutuluyordu. Çıkanların girmesi, içerdekilerinse çıkması çok zordu.

“Bir yolunu bulup çıkmalıyım” dedi Furkan kukuletasının altından etrafı gözlerken. Bir anda tüfek sesleri duyuldu. Az ilerde, Meteor Bölgesinin girişinde, topluluklarından kovuldukları, tüyleri yer yer dökülmüş olan derilerinin altındaki sayılabilen kaburgalarından belli olan iki Kurt Adam yerde cansız yatıyordu. Jandarmalar işlerini iyi biliyordu, kazayla da gelmiş olsalar, vur emri olan yaratıklara yaşam hakkı tanımazlardı. Küçüklüğü geldi aklına Furkan’ın. Babası da jandarmaydı. O da jandarma olmak istiyordu büyüyünce. Ama insanlar plan yapar yapar da en son çıkan plan Yaratıcı’nın planı olurdu her zaman. Bir anlık çıkan karışıklığa rağmen Komutan’ın bizzat refakat ettiği güvenlik, kimsenin girişi aşmasına izin vermedi. Ve Furkan’ın gözlerinin önünde bir hayal belirdi: Üç adet Meran Savaşçısı önündeydi. O ise Kurt yüreği ve Taşkanat derisi ile efsunlanmış asasını elinde tutuyor ve ayakta duruyordu. Ve görüntü geldiği gibi kayboldu.

Kalabalığın arasında kaybolarak girişe iyice yaklaştıkça, dün akşam orada belirdikten sonrasını hatırlamaya çalıştı. En son hatırladığı tek bir Meran ile karşı karşıya kaldığıydı ve sonra da gözlerini onu görmemeleri gereken insanların evinde açmıştı. Durum garipti; ama bir an önce işaretli olan son yere dönmeliydi. Meran onu bekliyordu ve ona soracakları vardı. Elini kuşağının kenarında gezdirirken haritanın orda olmadığını fark etti. Çok önemli bir ayrıntı mıydı bu? “Hayır” diye düşündü. Zaten haritanın gösterdiği son noktaya varmıştı. O sırada koşa koşa gelen takım elbiseli, ciddi görünüşlü, orta yaşlı bir adam, direk Komutan’ın yanına gitti ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Herkes susmuştu. Bu derin sessizlik Komutan’ın yüreklere korku salan bakışlarının daha da sertleşmesiyle iyice gerildi. Ve “Açın kapıları askerler! Bu defa beni dinlemediler!” diye bağırdı Komutan ve sevinç, öfke ve korkunun birbirine karıştığı nidalar yükseldi kalabalıktan. Jandarmalar kenara çekilirken tüm bariyerleri de beraberlerinde götürdüler. Ve Furkan, Meteor Bölgesi’nin resmî açılışını kaçırdığına ilk defa üzüldü.

Gördüğü manzara onu derinden etkilemişti. Nizami yürüyüşlerini bozmayan, bir ellerinde kılıçları, bir ellerinde güneşte parlayan kalkanları korkusuz savaşçılar; asaları ellerinde, kimisi pelerinli, kimisi de uzun etekleri olan cübbeleriyle gizemli büyücüler; yavaş, temkinli adımları ve kendinden emin görünüşleri ve alaycı bakışlarıyla şifacılar gurup gurup içeri giriyorlardı. İnsanoğlunun, yeryüzüne hükmetmek için yaratılmış bir varlık olduğunu haykırıyordu bu tablo. Yenilmez görünüyorlardı. İhtişamları en büyük canavar ordularının yüreğine korku salabilecek nitelikteydi. Furkan, bitkin düşmüş olmanın tüm halsizliğini hissederek oraya ‘yer değiştirme’ ile gidemeyeceğini fark etti ve kalabalığın arasında kayboldu.

Kerem hâlâ şok halindeydi. Nasıl olurdu? Hayatından şüphe ettikleri halde, nasıl olur da bir anda ortadan kaybolurdu? İyileşmiş olması bir yana, oturarak durması bile imkân dâhilinde değildi. Neler oluyordu? 1956’dan bu yana dünya hiç eskisi gibi olmamıştı ki zaten. “Beklemeye lüzum yok, fazla uzaklaşmış olamaz. Zaten hazırız, hemen çıkalım” dedi Uğur. “Oğuz olsaydı, ‘İşte klasik Savaşçı, ne plan ne program, direk asıp kesmeye…’ derdi” diye düşündü Kerem; ama bu defa ona hak vermiyordu. “Hemen çıkalım” diyerek Uğur’u onayladı. Vardıklarında, Meteor Bölgesi girişi hâlâ kalabalıktı. Akıllarından geçenin aynı olup olmadığını anlamak için birbirlerine baktılar ve kalabalığa katıldılar. Oğuz, Aylin’in yanında kalmıştı. Uyandığında ona her şeyi anlatmak ve onun da peşlerinden gelmesini önlemek için bu yolculuğa hevesi olmayan biri gerekiyordu. Son birkaç günde yaşadıklarından sonra da buna pek isteği yoktu Oğuz’un. Güzelim Eminönü varken, çorak topraklarda ne işi vardı? Çiftçi miydi ki toprağın kalitesini ölçmeye gitsin? Oturur sahilde Şarapçı’nın yanına, sohbet ederlerdi şöyle yakamozlardan, dalgalardan. Tabi bir tarafı da daha çok macera isteği ile yanıp tutuşuyordu; ama şimdilik bu tarafı bastırmak hiç de zor görünmüyordu.

Sadece birkaç devasa akrep çıkmıştı karşılarına şimdiye kadar. Hepsinin başında birer üstad olan guruplar birbirinden fazla uzak yürümüyorlardı. Furkan, çok tanımadığı birisinin arkasındaydı. Çok soru sorup, emri vaki konuşmadığı sürece hiçbir sorun yoktu. Meteor Bölgesinin bu taraflarını gündüz gözüyle görmek nasip olmamıştı ona. Sanki hoş bir gezintiye çıkmıştı. Kayalıklar ise insan bakışlarının üzerlerinde okşayıcı bir şekilde gezmesinden oldukça memnun görünüyordu. Nede olsa bu ilk sayılırdı. “Bu akşam kamp kuracağımız yer ilerde” diyerek ilerdeki bir tepeyi işaret etti liderleri. “Tabi ki tepede değil, tepenin ardındaki çukurlukta” diye de ekledi, kimsenin itirazına fırsat vermeden. Diğer gurupların bazıları ayrılmış, yakında kalanlarsa kamp kurmak hakkında bir şey söylememişlerdi; anlaşılan her gurup kendi liderleri ile ayrı olacak ve bölgenin tüm keşfini tamamlayacaktı.

“Gerçekten de korunaklı bir yermiş” dedi genç şifacı, gecenin soğukluğu ve çorak toprakların ürkütücülüğünden kaçıp ateşin başına oturmuştu. Bütün gurup öyle yapmıştı zaten. Herkes ateşin başındaydı. Gece soğuktu, gökyüzü yıldızlıydı, karanlığın içinden sürekli ulumalar geliyordu. Çorak topraklar hayat doluydu, bu belliydi. Furkan zaten biliyordu bunları. “Madem bu akşam buradayız, bir hikâye dinlemeye ne dersiniz?” dedi üstad. Herkes şaşkın gözlerle ona baktı; fakat kimseden itiraz sesi yükselmedi. “Sessizliğinizi evet olarak alıyorum, teşekkürler” dedi üstad. Pelerininin eteklerini toplayıp ateşin başında bağdaş kurdu, asasını önüne, yere saplayıp başını ona dayadı ve başladı: “Şimdi anlatacağım hikâye, yıllar önce unutulmuş bir hikâyedir. Çok farklı rivayetleri vardır, ama benim anlatacağım gibisi yoktur, en azından klan binanızdaki kitaplarda bulamazsınız” dedi Arz’ın Çocukları Klanının simgesi kalkanlarının üstünde olan bir savaşçı gurubuna. Arz – Lodos çatışması son birkaç haftadır neredeyse yok gibiydi, hatta şimdi olduğu gibi, yan yana bile oturuyorlardı. “Neyse…” diye devam etti üstad, “Anlatacağım efsane Şahmeran hakkındadır” dedi. ‘Meran’ kelimesi ağzından çıkar çıkmaz herkes birden dikleşti ve dikkat kesildi. “Bir zamanlar, eskiden belki; ama şimdi gidemeyeceğimiz bir şehirde, Tarsus’ta, bir yer altı bahçesinde insan başlı, yılan gövdeli bir yaratık yaşardı. Bu yaratığın bahçesinde her türlü güzellik mevcuttu. Ama bir şey eksikti. İnsan bakışının değmesi gerekirdi buraya. Neyse, tüm yılanlar ve Meranlar Şahmeran’ın emri altındaydılar. Hepsi de Şahmeran’ın her dediğini yapar, ona büyük bir sadakatle bağlı kalırlardı. Bir gün Şahmeran, bu bahçeden ayrılır ve yeryüzünün bilinmezliğine çıkmanın hata olduğunu hemen anlar. Birçok yırtıcı hayvanın saldırısına uğrar ve yardıma çağırdığı yılanların hiçbiri onu duyamaz. Çünkü Şahmeran, yeryüzünde bu güce sahip değildir. Ve oradan, geçmekte olan Camsab isimli bir insanoğlu onun iniltilerini duyar, yanına gider. Şahmeran önce korkar, çünkü insanoğlu onun için çok büyük bir düşmandır ve yer altı bahçesine hiçbirini sokmamıştır. Ama şu anda çaresizdir, son gücünü, dişlerini pullarına geçiren bir kurdu kendinden uzaklaştırmak için kullanmıştır. ‘ Bana zarar verme insanoğlu’ diye seslenir Camsab’a, Camsab ise korkmuş görünmesine rağmen, bu yardım çağrısına kayıtsız kalamaz. ‘Aa-ama sen Şahmeran’sın, nasıl olur, buradasın v-ve ya-yardım istiyorsun?’ diye kekeler. ‘Benin güçlerim sizin dünyanızda işe yaramaz insanoğlu, hata ettim ve buraya geldim. Şimdi yardımına ihtiyacım var, lütfen beni evime götür’ der Şahmeran ve Camsab da tüm korkusuna rağmen ona yardım eder. Şahmeran, yer altı bahçesine vardıktan sonra Camsab’ın burayı görmüş olmasını kabullenemez ve hemen onu karşılamaya gelen hizmetkârlarına onu öldürmelerini emreder. ‘Ama ben senin hayatını kurtardım, buraya kadar getirdim, seni korudum. Sense bana bunu mu reva görüyorsun?’ der Camsab, ve Şahmeran boynunu büker. ‘Haklısın insanoğlu, sizi yanlış tanımışım’ der, Camsab’ı serbest bırakır ve o günden sonra hizmetkârlarını insanoğlunun hizmetinde gizliden gizliye çalıştırmaya başlar. Tabi gizli yer altı bahçesini hâlâ kimse bilmemektedir. Ve bir gün Tarsus kralı hastalanır. Kimse çaresini bulamaz bu hastalığın; ama bir gün vezirlerinden biri sabah uyandığında bir kâğıt bulur yastığının yanında, ‘Kralın hastalığının çaresi, Şahmeran’ın gözlerini ve yüreğini yemektir’ diye yazmaktadır bu kâğıtta. Vezir sevinçle kralın yanına koşar; ama kimse Şahmeran’ın yaşadığı yeri bilmemektedir. Bir gün yer altı bahçesi acı tıslamalara boğulur. Kraliçeleri ölmüştür ve gözleriyle kalbi de yerinden sökülmüştür. Bir söylenti gezmektedir bahçede… Tarsus Kralının hastalığının ilacı ve yer altı bahçesinin yerini kimin bildiği… Meranlar hemen Camsab’ı bulurlar, çünkü yeryüzündeki kardeşleri hâlâ insanların hizmeti için çalışmaktadır. Bahçenin yerini tek bilen Camsab olduğu için bir şey söylemesine izin verilmeden hemen öldürülür. Son söyledikleri ise ‘İnsanoğlu bir gün ödetecek size, anlasanız da geç olacak’ olur. Sonra tüm hizmetkârlar yeryüzüne çıkar ve tüm şehir halkını öldürür. O günden sonra yılanlar hep insanların gözü önündedir artık ve hep onlar için tehlikelidirler; ama Meranlar hep gizli kaldılar ve hep gizli tehlike oldular. Sadece efsanelere konu oldular; onları görüp de hayatta olan birkaç kişiyeyse kimse inanmadı. Ve Şahmeran’ın soyundan gelenleri ise hep organize olup Meranları ve yılanları yönettiler. Hep gizli kaldılar, ta ki…”

“Ta ki meteorlar yeryüzüyle aşk yapana kadar” diye kesti Furkan, kafası allak bullak olmuştu. Ne yani? Bunca zamandır dostluk kurup sonra savaştıkları bu yaratıklar böyle efsanevi şeyler miydiler? Hiç sanmıyordu. Ama yine de gerçeklik payı vardı sanki. Üstad ise hiç bozuntuya vermedi. Zira onun gibi gençleri biliyordu. Onlar inanmazdı, ama insanoğlunun gücü inancından geliyordu. Zamanla öğrenecekti bu genç de; zaten örenemezse bu çorak topraklarda yaşamaya hakkı yoktu. “Evet” diye onayladı. “Herkes Meranların sadece bir efsaneden ibaret olduğunu sanıyordu; ama yeryüzü artık eskisi gibi değil.” “Peki” diye atladı genç olan şifacı, “Şahmeran’ın yerini gerçekten Camsab mı söyledi? Yani söz vermiş, niye öyle bir şey yapsın ki? Bir de o bahçeye o kadar hizmetkârın haberi olmadan nasıl girmişler ki?” diye de heyecanlı heyecanlı devam etti. Üstad önce sadece bir gülümseme ile yetindi, sonra da “Eh, bu çorak topraklara da sırf bunu öğrenmek için gelenler var” dedi. Furkan’a sanki göz ucuyla ona bakmış gibi geldi. Yoksa hayal miydi? Aslında çok önemi yoktu. Asıl önemli olan, bünyesinin eski gücüne dönmesiydi; çok bekletmişti ‘efsanevî’ arkadaşını ve mümkün olan en kısa zamanda oraya gitmesi gerekiyordu. Şimdilik tek yapabileceği dinlenmek ve kudretini toplamaya çalışmak olabilirdi. Aklında Kerem, Uğur ve Oğuz olduğu halde gözlerini soğumaya başlayan gecenin üstüne kapattı ve yine çok da uzaktan gelmeyen bir ulumanın ani ve hırıltılı bir şekilde kesilmesine gülümsedi.

Söz uçar yazı kalır