Tanshaydar'ın Mekânı

Blog İstatistikleri

  • 219.278 tıklama
Başka bir şey yok
Kategori: Başlık, Beyazperde

The Shape of Water – Suyun Sesi – Guillermo Del Toro

Guillermo Del Toro hayranı olduğum bilinmeyen bir gerçek değil. Pan’ın Labirenti ile gönlümde taht kuran yönetmenin zevkime hitap eden çok filmi ve yapıtı var. Hellboy bunlardan biri olmakla beraber, Ölümcül Tür üçlemesini de bir solukta okumuştum. Tabii benim için en önemli kısım, Fear of the Unknown belgeselinde Lovecraft hakkında konuşurken kullandığı cümleler, takındığı tavır, ve gerçekten neden bahsettiğini bilir hâliydi.

Del Toro ne yaparsa izlerim, ne yazarsa okurum. Aynı şey, film çektiği dönemlerde John Carpenter için de geçerliydi, artık müzikleri var. Arada benim için nostalji, veya eleştirilerimdeki referans noktam oluyor. Del Toro ise sinematografi konusunda hâlen üretken.

Geçtiğimiz süreçte Silent Hills çıkışı ile Kojima yalamayı ibadet hâline getiren ergenlerin de projede Del Toro’nun bulunduğunu öğrenmesi ile bir anda baş tacı ettikleri, ve beklenen üzere sonra da unuttukları bir yönetmek olarak, biraz daha sıkı ve ciddi takipçiler inSane isimli oyun projesinin hüzünlü ölümünü, yıllardır süren Deliliğin Dağlarında sinema uyarlaması için çırpınışlarını bilerek Del Toro’nun öyle sıradan bir Hollywood yönetmeni olmadığını bilirler.

Her neyse. Del Toro’nun son çalışması olan Crimson Peak, her ne kadar iyi bir PR çalışması içinden geçse (3 boyutlu teaser’ı hatırlayan var mı?), ve dahi Tom Hiddleston’ı iyi bir şekilde oynatsa da, hatta ve hatta çok güzel bir film olsa da, iyi bir Del Toro filmi değildi. Aman tadımız bozulmasın deyip üzerine de bir yazı yazmamıştım o zaman.

Sonrasında kulaklara The Shape of Water çalınmaya başlayınca Murat Tolga Şen abimizin şu tivitine denk geldim:

Ben de bir titredim. Del Toro kendine geldiyse eğer, bu film de şahane olacak demekti. Ne var ki, ufak bir problem oldu. Film 22 Aralık 2017’de Amarigada gösterime girerken, Türkiye’de ne zaman gösterime gireceği belli değildi… Neyse, o zamana kadar zaten Blu-ray dağıtımı çıkar, izlerim ben de diye düşündüm. Sonra unuttum tabii ben onu, kendimi bile unutuyorum bazen ya, neyse.
Türkiye’de 16 Şubat’ta gösterime girmiş. Yani neredeyse bana doğum günü hediyesi olmuş (14 Şubat doğum günümdü, hiçbiriniz de kutlamadınız, alacağınız olsun); ama tabii benim haberim yoktu.

Sonra bir gün (10 Mart) Kuğulu Park’ın oradaki kafede kız arkadaşım ile otururken, “bugün sinemaya gidecek miyiz?” sorusunu duyunca, “tabii tabii” diye cevap verdim. Lâkin, farazi verdiğim cevabın altını doldurmam, yani gideceğimiz filmi ve seansı seçmem gerekiyordu. Teknolojiden faydalanmaya karar verip akıllı telefonumdan Büyülü Fener seanslarına bakınca (buraya akıllı telefon reklamı alsam olurmuş), ekranı yukarı kaydırırken o afişi gördüm.

The Shape of Water gösterime girmiş!” diye bağırarak ayağa kalkıp tüm kafenin dikkatini çektim, demek isterdim, ama sadece karşımda oturan ve ne olduğundan habersiz kız arkadaşımın başını etini yemekten başka bir şey yapmadım. “Gidelim, ne olur gidelim, bak kesin pişman olmayacaksın, bu bir Del Toro filmi, çok beğeneceksin eminim” falan filan diye kızcağızın başının etini yedim, biletleri aldım, ve gittik.

Filmin ne hakkında olduğunu aşağı yukarı hepiniz biliyorsunuzdur. Yani bu yazıyı okuyorsanız fikriniz vardır. Yoksa da fragmanız izleyiverin.

Baş karakterin dilsiz olması filme öyle bir boyut katmış ki, Del Toro günümüz fast food izleyicisini bile filmdeki diğer metaforlara çekmeyi başarmış. Filmin sonunda damağınızda kalan o bittersweet haz aynı. Tabii, bir Pan’ın Labirenti gibi salya sümük ağladığım bir son değildi; ama gayet duygusal ve doyurucu bir şekilde bitti.

Peki ben neleri sevdim de üzerine bu kadar yazma ihtiyacı duydum?

Baştan Aşağı BioShock!

BioShock oyunlarına bayıldığım biraz gizli bir gerçek olabilir. Hele hele BioShock: Rapture Şehri‘ni bitirdikten sonra 1, 2, Infinite diye tekrar daldığım zamanlarda ortalıkta Subject Delta gibi yürüyesim geliyordu. 1960’ların müzikleri, Retro Futiristic Art-Deco tarzı tasarımları, maçoluk taslayarak erkek olduğunu sanan insanları, soğuk savaşı, nükleer savaş tehdidi, ve farklılıkların ortaya çıkardığı korku… Birebir BioShock temaları ile benzer, hatta çoğu yerde aynı temalar. Özellikle müzikler ve görsel temaların bu kadar uyuşması filmde benim için bir aşinalık, ve dahi sevdiğim bir şeyle aşinalık hissi kurmama sebep oldu.

Müzikleri duyup, devlet araştırma tesisindeki odaları gördükçe bir an acaba BioShock evreninde geçen bir hikâye mi izliyorum diye düşünmedim değil. Zira, yerin baya bir altında olan bu tesis, suyun altında olsa zaten Rapture gibi bir distopya olacakmış.

Tabii biraz da su basması lazım sanırım.

Bu konuda resmî bir açıklama olmasa da, Del Toro zamanında bir BioShock filmi yapmak istediğini söylemişti. Açıkçası oyundan beyazperdeye projelerinin artık Del Toro’ya emanet edilmesi gerektiği kanısındayım, zira son Tomb Raider faciasından sonra oyundan beyazperdeye filmlerinden ümidimi kestim. Her neyse, görsel olarak oldukça başarılı olan film için eleştirilerin çoğunda Del Toro’nun görsel açıdan en başarılı filmi diyor. Emin olduğum bir konu değil, zira Del Toro’nun tüm filmleri görsel açıdan oldukça başarılı.

Yine de, 60’ların soğuk savaş dönemini o müzikler ve gritty reality görseller tadında vermesi oldukça tatmin edici bir tecrübe oldu.

Ayrıca görsel efektlerin ne kadar başarılı olduğunu anlamak için şu videoyu izlemek oldukça faydalı olabilir:

DİKKAT! Videoda birkaç spoiler mevcut!


DİKKAT! Videoda birkaç spoiler mevcut!

Bu videoyu izlerken filmdeki sahnelerin bir kısmı benim için ‘yok canım burayı gerçekten çekmişlerdir, görsel efekt yoktur‘ diye düşündüğüm yerler olması sebebiyle, hakikaten görsel açıdan çok başarılı bir film demek doğru olur..

Karakterler ve Tabii ki Canavar

Neredeyse tüm Del Toro filmlerinde bir canavar mevcuttur. Ama buna geçmeden önce ufak bir alıntı vermek istiyorum:

“Bilgi, Frankenstein’in canavar olmadığını bilmektir. Bilgelik, Frankenstein’in canavar olduğunu bilmektir.”

Frankenstein’i sadece popüler kültür kulaktan dolma bilgisi olarak biliyorsanız eğer, bence bu yazıyı okumayı bırakıp, hemen gidip kitabın bir basımını bulup okuyun. Veyahut da 1931 çekimi filmi izleyebilirsiniz. Bilemedim. Neyse, genel bilgi olarak kısaca üstünden geçmek gerekirse, Doktor Victor Frankenstein ölmüş insanların vücut parçalarını bir araya getirip birleştirerek tek bir beden oluşturuyor ve yaşadığı kalenin en yüksek kulesinde yıldırım kullanarak topladığı enerji ile yeni bedene hayat veriyor. Hayata gelen bu şey bir canavar olarak görünüyor, köylüler meşalelerini ve dirgenlerini alarak kalenin kapılarına dayanıp Doctor Victor Frankenstein’ı linç ediyor falan filan. O ellerinde tırpanlar, dirgenler, ve meşaleler ile gökgürültülü şimşekli bir gecede kale kapılarına dayanan köylü görseli de buradan geliyor.

Ama nedense, Zelda oyunlarında oynadığımız karakterin adının Link olduğunu bilmeyen insanlardan daha fazla, Frankenstein hikâyesinde Frankenstein’ın canavarın değil, doktorun adı olduğunu bilmeyen insanlar var. Dolayısıyla, bilgi, Frankenstein’ın aslında doktorun adı olduğunu bilmektir.

Kitabı okuyanlar veya filmi izleyenler için ise, doktorun hayata getirdiği yaratığın aslında bir canavar olmadığı, sadece yeni doğmuş bir bebek kadar şaşkın, bilgisiz, ve zulüm içinde sevgisiz kalmış bir canlı olduğunu bilmek, bu noktada ise kibirli, obsesif, bencil, etik değerleri olmayan doktorun gerçek canavar olduğunu bilmek bilgelik oluyor.

Bu konuyu neden bu kadar uzattığımı düşünenleriniz için hemen toparlıyorum: hemen hemen tüm Del Toro filmleri bu minvaldedir.

Mesela Pan’ın Labirent’ini izlerken Pan’dan şüphelenmeyeniniz oldu mu? Hellboy’da baş karakterimiz bir canavar zaten! Şeytanın Belkemiği, Yetimhane, Kızıltepe gibi filmlerde hep canavarlar ve hayaletler ürkütücü, şüphe uyandırıcı, güven duygusu vermekten uzak varlıklar olsa da, eninde sonunda hepsinin hikâyelerine bir başka açıdan bakıyoruz. Ki bu da, Del Toro’nun en başarılı olduğu durumlardan biri (ayrıca sırf bu yeteneği için Deliliğin Dağlarında filmini çok iyi kotarabileceğini düşünüyorum), ve bu filmde de durum farklı değil.

Del Toro’nun tutmuş formülü aşağı yukarı burada da aynı gidiyor:

  • Biraz alık, hayalperest bir baş karakter.
  • Baş karakterin gerçek dünyadan çok uzakta yaşadığını sık sık hatırlatan, gerçekçi, biraz kazulet gibi ama yine de içinde çok tatlı ve sevimli bir yan karakter.
  • Baş karakterin kimsenin bilmediği, göremediği yanlarını ortaya çıkaran canavar.
  • İnsan görünümünde gerçek bir canavar.

Bu dörtlü Blade II hariç aşağı yukarı tüm filmlerinde aynı. Canavar bazen hayalet olur, bazen başka bir doğaüstü bir şey, ama rolü aynıdır. Asıl konu asla canavar değildir. Film öyle gibi başlar, ama bir yerde canavar artık tanıdık bir yüz olur. Sonra asıl canavarı tanımaya başlarız.

Burada da, hükümetin bir şekilde ele geçirdiği, bir bataklıktan gelen, orijini bilinmeyen bir varlık canavar olarak bize sunulmakla beraber, çok kısa sürede asıl canavarın kim olduğunu görüyoruz.

Canavarı Tanımak

Bu başlık altında iki canavardan da konuşacağım. Del Toro’nun yaratıkları her zaman bir şekilde bize yakın hâle getirmesinin yanında, gerçek canavarı da yakından tanıtması takdire şayan bir yetenek.

Kötü adamların aslında üst düzey koltuklara götünü yapıştırmış, altındaki hiç kimsenin hayatını düşünmeyen insanların altında ezilen, sistemin birer çarkı hâline gelen insanlar olduğunu düşündüğünüz oldu mu?

Del Toro filmlerindeki kötü adamların kendilerine ait bir prensipleri, hayata karşı bir duruşları, idealleri yoktur. Başkalarının hayalleri ve idealleri için birer asker konumunda olurlar. Bu noktada, belki biraz acınası durumdalar. Yine de, her insan en belli yolda bile bir seçime sahiptir, ve Del Toro’nun kötü adamları da mutlaka kötü olanı seçerler. Yani aslında, gerçekten kötüdürler.

Ama neden kötü olduklarını, nasıl kötü olduklarını, ve etraflarındaki hayatı tanıyınca, bakış açısı da biraz değişiyor. Kötü adama karşı empati duydurmak bugünlerde zor bir şey değil. Ama kötü adamı anlamaya çalışma isteği uyandırmak, işte bu büyük bir mesele. Hele hele filmin bir sahnesinde adamın ne hissettiğini birebir anlayıp salondaki herkesle beraber bir “uff!” tepkisi vermek benim için Del Toro filmi izlediğimi yeniden hatırlatıcı bir detay oldu.

Fazla uzatmadan ve spoiler’a girmeden bizim nehir canavarına dönecek olursak, filmin ilk yarısı bitmeden onun da duyguları olan, düşünebilen, keyif alan, canı yanan, neredeyse aramızdan biriymiş gibi hissettiren bir karakter olması konusunda bu kadar doğal hissettiren ne?

Şimdi gerçekçi olalım: 2 metre boyunda, suda yaşayan, karada da nefes alabilen, mavi yeşil light lezzet onda hayatın tadında renkleri olan, dişleri sivri, pençeleri keskin bir yaratık ile karşılaştığınızda ilk yapacağınız iş ona aşık olmak olmazdı. Hatta ve hatta korkuyla karışık bir heyecan içinde yeni bir tür keşfettiğini düşünüp kafese tıkmak gelir bazılarının aklına, tabii tabanları yağlamak gelmezse ilk.

Del Toro bunu çok çabuk aşıyor. Benim gözlemlediğim şöyle: Del Toro sahneye daha büyük ve daha kötü bir canavar soktuğunda, bizim canavarımızın zayıf, yaralanabilir, acı çekebilir, ölümlü biri olduğunu fark ettiğimiz anda bakış açımız değişiyor. Bu biraz şuna benziyor. Kar fırtınası içinde dişlerini gösteren bir kurdun ortaya daha büyük bir avcı girmesi ile canı yanan köpek gibi inleyerek can çekiştiğini gördüğünüz anda artık kurt bir alfa avcı değil, evinizin bekçisi sadık dostunuz şapşal bakışlı golden’ınız oluyor. Bir anlığına değişen bakış açınızda kurt hakkında gösterdiğiniz her şey seyirci / okuyucu / oyuncu için kurdun karakterini temelden belirleyecektir. Del Toro işte bunu ustaca yapıyor, benim gibi amatörce, eline yüzüne bulaştırır şekilde değil.

Artık bir canavarınız değil, dostunuz var, hayırlı olsun.

Sessizlerin Aşkı

Yaş 30’a gelirken artık iyice tiksinir oldum vıcık vıcık aşk hikâyelerinden. Aşağı yukarı 15 yıldır televizyon izlemediğim için zaten Türk dizilerinden de uzağım. Benim için ne bileyim bir Susan Delgado – Roland Deschain, bir Fuminori Sakisaka – Saya gibi aşk hikâyeleri de bulunmuyor artık.

Şimdi, hepimiz filmin aslında dilsiz bir kadın ile bir su yaratığı arasındaki aşk hikâyesi olduğunu biliyoruz. Bunda da bir problem var, ki filmi beraber izlediğim kız arkadaşımın sorusu, “o kadar insan varken neden gidip canavarı buldu?“. Bu da sanırım ekşicilerin yıllardır cevap bulamadığı hatunların efendi adam yerine piç tercihi sorusuna cevap vermeye benziyor. Ama işin güzeli ne biliyor musunuz? Filmde zaten bu soruya cevap veriliyor.

Bana baktığı zaman, bana bakış şekli… Neyimin eksik olduğunu bilmiyor, ya da ne şekilde eksik olduğumu. Beni ben olarak görüyor, olduğum hâlimle. Beni gördüğüne mutlu oluyor. Her zaman. Her gün. Şimdi, ya onu kurtarırım… ya da ölüme terk ederim.

Filmde bu sözün geçtiği sahnenin oynanış şekli, filme bu kadar ödül kazandırmaya tek başına yeter bence.

Ama unutmamak gereken bir başka şey daha var. Film soğuk savaş döneminde, Amerika’da geçiyor. Siyah düşmanlığı, homofobi, işsizlik gırla. Farklı olan herkes dışlanıyor, kendilerinden nefret ediliyor. Nefret dolu bir zamanda, tüm erkeklerin maçoluk ile erkekliklerini ispatlamaya çalıştığı bir zamanda, insana en yakın erkek varlığı bir su yaratığı olması bir sebep daha olabilir mi?

Unutmamak gereken bir şey daha var, ve bu çok önemli: Hem baş karakter Elisa, hem de su yaratığı konuşamıyor. Yani aslında bu, iki dilsizin aşkı. Elisa belki de hayatında ilk defa olduğu kişi olarak birinin yanında mutlu ve güvende hissediyor. Hele hele filmdeki asıl canavarı düşündüğümüzde, Elisa ile su yaratığının aşkı dışında başka bir çıkış yolu yokmuş gibi geliyor insana. Dahası, Elisa’nın mutlu olmasını istiyorsunuz ve eğer bu su yaratığı ile mutlu olacaksa, varsın öyle olsun. Mesela, aşırı homofobik değilseniz, Giles karakterinin de mutlu olmasını, hatta ve hatta gözüne kestirdiği kişiyle beraber olmasını istiyorsunuz.

Çünkü insan o nefret dolu dönemde mutlulukla içten gülümseyen bir karakter görmek istiyor ve bir noktada bu mutluluğun ardındaki sebebi önemsemez hâle geliyor.

Ayrıca Elisa’nın duygu ve düşüncelerini hiç ses kullanmadan, sadece görsellerle anlatması belki de birilerinin ders alması gereken bir şey. Bu bana Hayat Güzeldir (La Vita Bella / Life is Beautiful) filmindeki şu repliği hatırlatıyor: “Bazen sessizlik en büyük çığlıktır.
Yani duyguları aktarabilmek için süslü cümlelere, uzun uzadıya tasvirlere gerek olmayabiliyor.

Ama özellikle şu videonun 3. dakikasındaki sahne, tüm filmdeki en favori sahnem olarak tanımlanabilir. O geçiş, o çığlık, o duygu aktarımı… Her insanın kendi içinde bambaşka bir dünya vardır ve biz bunu görmek için çaba harcamayız (Sabahattin Ali’ye göndermeyi de çaktık, tam oldu).

DİKKAT! Videoda birkaç spoiler mevcut!


Ayrıca ilgilenenler için dans sahnesinin perde arkası.
DİKKAT! Videoda birkaç spoiler mevcut!

Film hakkında spoiler verilecek çok bir şey yok. Trailer’ı izleyen herkes aşağı yukarı ne olduğunu ve nasıl bittiğini tahmin edebilir. Filmin ilk 10 dakikasında sonu tahmin ettiği için kendini çok zeki veya filmi çok kötü zanneden sivri zekâ arkadaşlara takılmayın siz. Şu var, aşağı yukarı ne olduğunu bildiğiniz bir film hâlen sizi ekrana kilitleyebiliyorsa söylenecek çok söz yoktur.

Yine de, bazı sahneleri ve detayları burada açmadan film ile ilgili düşüncelerimin spoiler’sız kısımlarını bitirmek istiyorum.
Filmin orjinal gösterim tarihi üzerinden yeterince vakit geçtiği için Blu-ray’i de çıkmış durumda. Yani gidip blu-rayini satın alabilir, internetten indirebilir, veya saçma sapan altyazı çevirileri ile milyonlarca reklamı gözünüze sokan full hd film izle tipi sitelerden izleyebilirsiniz.

Filmi izlemeyenler burada dursun.
Filmi izleyenler için yazıya devam ediyorum.

UYARI! Yazının geri kalanı spoiler içeriklidir!

Elisa Gerçekte Kim? Sonunda Aslında Ne Oldu?

Elisa’nın boynundaki yara izlerini görür görmez filmin bir yerinde onların solungaç hâline geleceğini anladım. Hele hele Elisa’nın ailesinin olmaması, bir nehir kenarında bulunmuş olması bana baya baya kör göze parmak gibi geldi. Yani kesinlikle bu kadının ebeveynleri insan değildi ve insan şeklinde doğduğu için nehir kıyısında insanlar bulup büyütsün, insanlar gibi yaşasın diye terk edildi. Henüz daha çocukken suyun dışında bırakıldığı için solungaçları kapandı ve yara izi gibi kaldı. Elisa’nın konuşamıyor olmasının sebebi de bence buydu.

Tabii birçok farklı platformda asla böyle bir şeyin imâ edilmediği söylendiği için, aslında filmin sonunda olan şey, Elisa’nın hayatını mahveden sessizliğe sebep olan yara izlerinin, aslında bir hediyeye dönüşerek su altında nefes alma yeteneği vermesi imiş.

Tabii film bu konuda hiçbir resmi açıklama yapmıyor, benimkisi kendi kafamda kurduğum hayali bir dünyadan ibaret.
Ayrıca şu noktadan sonra kötü adamımızı adıyla işaret edeceğim: Strickland. Adının da kendi içinde bir gönderme olduğunu düşünüyorum, zira şu iki kelimenin birleşimi: Stricken ve Land. Land, kara parçası veya toprak anlamına gelirken, Stricken da harap olmuş, mahvedilmiş anlamına geliyor. Yani aslında kötü adamımızın adı da amacını gösterir nitelikte. Karayı Elisa ve su yaratığı için yaşanmaz, yok bir dakika… Herkes için yaşanmaz bir hâle getirmek!

Bu Saat ve Yumurta Fetişi Ne?

Elisa her sabah uyandığında yatağın kenarında bir masaüstü saati, bir de kol saati var. Her gün takvimin yaprağını koparıyor. İş yerinde, dışarıda, her yerde saatlere yakın çekim yapılıyor. Buna bu kadar vurgu yapılmasının sebebini anlayabilmiş değilim. Daha ilginci ise Elisa tüm bu zaman tutkusuna rağmen sürekli işe geç kalıyor. Zelda’nın sürekli Elisa için sıra tutması bunun sıklıkla tekrarlanan bir olay olduğunu gösteriyor.

Bununla beraber yumurtaları da işin içine katarsak eğer, ve hele hele Elisa’nın su yaratığına yumurta ikram etmesi ile birleştirirsek, kafamda bir şeyler oluşmaya başlıyor.

  • Yumurta, üreme hücresi olan yumurtaya işaret ediyor olsa…
  • Elisa öyle pek de genç bir kadın olarak görünmüyor filmde, 30’larının sonunda olduğunu tahmin etsek…
  • Menopoza girmeden önce doğurganlığının son kısmında olduğunu varsayabilir miyiz?
  • Bu da, zaman takıntısını açıklıyor olabilir mi?
  • Ayrıca bu yumurtaların su yaratığına sunulması, aslında bir çiftleşme isteği için metafor olarak algılanabilir mi?
  • Elisa’nın bilinmeyen orijinine geri dönersek, belki Elisa’nın kendisi de yumurtadan çıkmış olabilir mi?

Kafamda deli sorular.
Kusura bakmayın, bunlara cevabım yok, sadece spekülasyon yapabiliyorum.

Giles Karakteri…

Homoseksüel ve orta yaş/orta yaşı geçmiş bir karkaterin bunalımını zaten daha önce Little Miss Sunshine filminde görmüş ve o muhteşem oyunculuğu ile Steve Carell’in canlandırması ile izlemiştim. Giles karakterinin de seksüel oryantasyonundan dolayı dışlanmış olması, bir outcast grubu mu kuruluyor sorusu sordurmuyor değil. Yine de, Giles karakterinin söylediği şu sözü hemen herkes aklından geçirmiştir: “Bazen bu dünyaya çok erken veya çok geç geldiğimi düşünüyorum.

Eh, bir zaman fetişisti daha, ha?

Doktor Dimitry/Robert ise üzerine pek düşmeye gerek duymadığım bir karakter. Yani üzerinde pek bir metafor göremedim, gayet olduğu gibi. Bilimi bilimden dolayı seven, doğanın harikalarına saygı duyan güzel insan.

Renk Fetişleri?

Bu açıkçası çok dikkatimi çekmemişti. Yani film bir su yaratığı ile bir kadının aşkını anlatıyor. Hâliyle yağmurlu, bol su damlalı, iç bunaltıcı koyu mavi bir renk tonajının kullanılması normal, değil mi?

Yani ben Silent Hill Shitpour, pardon Downpour yapıyor olsam, kullanacağım color grading o olurdu. Ama Giles karakterinin jöle muhabbeti kafama takıldı. Kırmızı jöle yapıyor ve firma bunu reddediyor, jöleyi yeşil istiyor ve buradaki argüman ‘yeşil geleceğin rengi’. Öyle bir şey mi var la?
Sonra Strickland’in evine gidiyoruz ve evde her şey sarı. Dolayısıyla filmde sahneler ve karakterler oryantasyonlu bir renk şeması var.

Burada sıralama yaparken camgöbeği rengini de yeşilin bir tonu olarak sayacağım.

  • Elisa sürekli yeşilin tonlarında giyiniyor.
  • Su yaratığının olduğu her sahne yeşilin tonlarında.
  • Strickland’in her sahnesinde bir sarı ve yeşil çakışması var.
  • Ofiste kırmızı ve yeşil telefonlar var.
  • Elisa kaybettiğini düşündüğünde kırmızı giyiyor.
  • Geleceğin arabası (!) olan cadillac camgöbeği renginde.

Falan filan. Muhtemelen gözümden kaçan çok sahne ve obje vardır renklerle ilgili.

Tantalus… Yunan Mitolojisi?

The torments of Tantalus. Bernard Picart (1673-1733), Fabeln der Alten (Musen-Tempel), 1754.

Hatırlarsanız, su yaratığımızı yakaladıkları yerdeki yerliler yaratığımıza tanrı diye tapıyordu. Bir tanrının yakalanmış olması, kanıyor olması gibi olaylar bir yana, mutlaka ve mutlaka bir mitoloji referansı olacak diye bekliyordum ve Giles beni yarı yolda bırakmadı. Filmde Tantalus’a yaptığı referans en başta benden ‘ne diyon sen la, değişik‘ tepkisini çekmiş olsa da, sonrasında kimdi lan bu Tantalus? diye düşünüp Tartarus‘tan hatırlayınca…

Tantalus, antik dönemde bölgedeki krallıkların birinde bir kral. Neşeli, sevilen bir kral. Zeus ile arası çok iyi. Bir gün Olimpos’a bir festivale davet ediliyor. Olimpos’ta yemeğe veya festivale davet edilen sayılı ölümlüden biri.

Ama Tantalus öyle iyi bir arkadaş değilmiş ki, yemeğe oturduklarında masadaki tanrıların yiyeceklerinden aşırıp aşırıp cebe atıyor ki, dünyaya, ölümlülerin yanına geri döndüğünde onlara gösterip hava atabilsin.

Ama Tantalus’un unuttuğu bir şey var. Tüm yemek davetleri karşılıklıdır, ve tanrılar da kendisinden bir yemek daveti beklemektedir. Ölümlülerin dünyasında, ölümlülerin yedikleri yemekleri mi sunacaktı? O yüzden Tantalus oğlu Pelops’u öldürüp etinden yahni yapar. Yemeğe gelen tüm tanrılar olayın farkındadır. Zeus duruma çok öfkelenir ve Tantalus’u ebedî bir cezaya mahkûm eder. Tartarus Çukuru’nun dibinde, bir su havuzunun içinde, tepesinde meyve dolu dalları uzanmış ağaçların arasında cezasını çeker. Tantalus, ne zaman su içmek için eğilse, içinde bulunduğu havuzun su seviyesi azalır ve asla dudaklarını suya değdiremez. Tantalus, ne zaman meyve dolu dallara uzansa, dallar geri çekilip meyveleri parmaklarının ucundan az ötede bırakır. İngilizcedeki tantalize kelimesi de buradan gelir, yani boş yere umutlandırmak, veyahut da halk arasında en bilinen tabiriyle gösterip de vermemek anlamına geliyor.

Peki Suyun Sesi’nde Tantalus nereye oturuyor? Elbetteki su yaratığımız Tantalus değil, ama tanrı olarak tapıldığına göre aslında Zeus olabilir mi? Kötü adamımızın da pek iyi bir arkadaş olmadığını düşünürsek, kötü adam da Tantalus olabilir mi?

Özellikle üst düzey insanlarla ilişkilerine bakacak olursak Strickland’in aslında tam da Tantalus’un pozisyonunda olduğunu görmek mümkün. Özellikle General Hoyt ile son konuşmasında kendisine verilen pozisyonun hakkını vermesi istendiğinde, veremediği durumda karşılacaklarının Tartarus Çukuru’yla kıyaslanabilir durumda olduğunu görebilmek çok kolay.

Ayakkabılar

Elisa’nın ayakkabıları film boyunca çok defa kameraya sokuldu. Dolayısıyla bunun üzerine de biraz düşünme imkânı buldum. Elisa dış dünyaya çıktığında ayakkabılarını giyiyor ve her defasında da baya silip cilalamakla uğraşıyor. Dans etmeye başladığında veya ritim tuttuğunda da ayakkabılarından ne kadar iyi faydalandığını görüyoruz. Yani aslında Elisa’nın ayakkabıları onun sanatsal yanının bir yansımasında araç olarak kullanılıyor. Kendini ifade etme ve iletişime geçme konusunda bulabildiği bu kadar az şey varken, ne denilebilir ki?

Aynı zamanda Elisa’nın yine ayakkabılarına odaklı kameralar ile dans ettiği, müzik dinlediği, ve hatta ıslık ile çalmaya çalıştığı sahnede müziğe ne kadar yatkın olduğu ve aslında şarkı söyleme / sahne performansı gösterme konusunda ne kadar istekli olduğunu görebiliriz.

Bunu göz önünde bulundurunca, bence filmin en iyi sahnesi olan Elisa’nın iç dünyasına girip şarkı söylediğini gördüğümüz sahne ile bu teori de iyi bağlanıyor.

Şimdi, filmin adının Suyun Sesi olması ve genel temanın su etrafında toplanması sebebiyle, Elisa’nın ayakkabılarının karaya bağlılığını ve kendini ifade etme ihtiyacını gösterdiğini söylemek çok aşırı kaçmaz sanıyorum. Filmin son sahnesinde, Elisa’nın ayakkabısının ayağından kayıp gittiğini görüyoruz. Zannedersem Elisa karaya bağlılığından sonunda vazgeçiyor ve suyu kabulleniyor.

Ayrıca Elisa’nın arkadaşı Zelda’nın sürekli ayak ağrılarından şikâyet etmesi de bu meseleye yeni bir açı getiriyor; ama açıkçası o kısım hakkında bir şey düşünmedim. Fikri olan?

Kopan Parmaklar

Filmde yine çok sevdiğim bir başka olay ise Strickland’in parmaklarının kopması. Özellikle yüzük parmağı ve serçe parmağı koptuğunda uzun süre kopuk kalmalarının yanında bir de kese kâğıdı içinde verilmesi baya güldürdü beni. Şimdi, yüzük parmağının evliliği, serçe parmağının ise verilen sözleri simgelediğini düşünürsek, Strickland’in aslında her iki konuda da sadakatsiz ve yapmacık olduğunu görebilmek mümkün. Yani aslında su yaratığının bu parmakları koparması Strickland’in bir nevi maskesini çıkarması gibi bir olay oluyor.

Strickland’in bu parmakları geri diktirmesine rağmen parmakların tutmaması, eninde sonunda çürümesi ve kararması, ve dahi kötü kokular yayması hem fiziksel hem de metaforik açıdan oldukça iyiydi. Bu anlatım tarzını çok sevdim. Strickland’in evliliği, karısını ve çocuklarını sevdiği için değil, pozisyonu iyi ve klas bir kişilik sergilemesi açısından dekor olarak kullanması olarak görülebilir. Strickland’in kendi üstleri ile ilişkisinde ise onlara karşı bir saygı ve görev bilincinden ziyade tamamen benmerkezcil, bencil, pragmatik bir ilişki olduğu da çok belli. En sonunda su yaratığını ve Elisa’yı öldürmeye karar verip yola çıktığında ise parmaklarını koparıp atması artık simgesel olmaktan çıkıyor bence. Tamamen olduğu gibi görünerek, maskelerinden kurtularak, gerçekten olduğu kötü kişiyi ortaya çıkarıyor.

Creature from the Black Lagoon (1954) ve Diğer Filmler

Bu filmi izlemiş olmanızı beklemiyorum elbette; ama bir başka 1954 filmi olan orijinal Godzilla’yı defalarca izlemiş ve ona bayılmış birisi olarak bu kült filmi izlemeden geçemedim. Hatta ve hatta, fragmanları izlerken Suyun Sesi’ndeki bu su yaratığının aslında Creature from the Black Lagoon filmindeki yaratık ile aynı olmasının mümkün olup olmadığını düşündüm.

Filmi izlemeyenler için önemli noktaya dönecek olursam, Creature from the Black Lagoon filminde de tıpkı Suyun Sesi’nde olduğu gibi hem suda hem karada yaşayabilen amfibi bir yaratık, insan olan bir kadına aşık oluyor. Tabii herkes yaratığı canavar olarak gördüğü için film pek mutlu sonla bitmiyor; ama araştırdığımda gördüm ki Del Toro bu filmi 6 yaşındayken izlemiş, yaratığın mutlu olmasını beklemiş, ve 6 yaşındaki hâliyle ‘ne güzel bir aşk hikâyesi‘ demiş, tabii 6 yaşındaki bir çocuğun o filmin sonunu görüp hayal kırıklığına uğramaması mümkün değil, hele ki canavarın tarafını tuttuysa.

Frankenstein’den zaten bahsetmiştik, ve buraya yine bir insan kadınına aşık olan yaratık olarak King Kong’u da eklersek, Del Toro’nun aslında çocukluğundan beri canavarın tarafını tuttuğu ve canavarın mutlu sona eriştiği bir hikâye görmek istediği açık. E başkası ona bu hikâyeyi vermeyince, o da kendi hikâyesini yazıyor. Hâliyle, Del Toro aslında bu filmde çocukluğundan kalan bir hayal kırıklığını da egale ederek yaratığa mutlu son veriyor.

Ayrıca buraya Güzel ve Çirkin analojisini sokarsak, buradaki ‘sesi olmayan prenses‘in öyle mükemmel bir prenses yerine içimizden biri olması da Del Toro’nun olaya yaklaşımını gösteriyor. Elisa karakterini oynayan Sally Hawkins, gayet güzel bir kadın olmakla beraber, Hollywood’taki akstrislerin çoğunun aksine, bir Victoria’s Secret modeli değil. Hemen hemen tüm Güzel ve Çirkin film uyarlamalarında oynatılan kadınların sadece güzel bir yüzden/vücuttan ibaret olması düşünülürse, karşınızda gördüğünüz kişi bir tanrıça değil, aşık olabileceğiniz gerçek bir insan.

Dahası, Güzel ve Çirkin analojisinde, filmin sonunda gerçek aşkı bulan Çirkin canavarın yakışıklı bir prense dönüşmesi beni hep rahatsız etmiştir (bu başka bir yazının konusu). Suyun Sesi’nde ise, prenses yaratığa dönüşüyor. Bu da zannedersem Shrek’in ilk filminin sonunda prenses Fiona’nın deve dönüşmesi ile benzer paralelde.

Filmin adı, ve çevirisi

The Shape of Water, filmin sonunda Giles tarafından açıklanıyor:

Unable to perceive the shape of You, I find You all around me. Your presence fills my eyes with Your love, It humbles my heart, For You are everywhere.

Yani:

Senin şeklini anlayamam, çünkü Sen her yerdesin. Varlığın gözlerimi Senin aşkınla doldurur, kalbimin duvarlarını yıkar, çünkü Sen her yerdesin.

Burada gönderme yapılan şey tabii ki su. Su, moleküler yapısı sebebiyle şekli olmayan bir madde. Bulunduğu her yeri doldurabilir, ve içine düştüğümüzde etrafımızı sarar. Suyun şekli yoktur ama bize göre şekil alır, ve biz bunu yönetebildiğimiz için değil, su olduğu içindir. Dolayısıyla, The Shape of Water aslında Suyun Şekli olarak çevrilse de olurmuş.

Ama açık konuşmak gerekirse ben Suyun Sesi çevirisini daha çok sevdim. Elisa ve su yaratığının konuşamaması, bizim kültürümüzde aşkın daha çok türkü, şarkı, ve efsanelerle dile getirilmesi de göz önünde bulundurulunca, gerçekten de Suyun Şekli yerine Suyun Sesi daha yerinde bir çeviri olabiliyor.
Hele hele, filmin en sevdiğim sahnesine girmeden öne Elisa’nın “sana seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilmek isterdim” demesi, sadece sevdiğini söyleyebilmek için ses çıkarmak istemesi ile aslında suyun şeklinden ziyade suyun sesi ile çok daha uyumlu, ve bu yüzden de filmin Türkçe isminin orjinal isminden daha iyi olduğunu söyleyebilirim.

Sonunda, ne Elisa ne de su yaratığı ne sese, ne de şekle ihtiyaç duyuyor. Hâliyle, Del Toro’nun dediği gibi, su yaratığının aslında kendisi suyun şeklidir/sesidir.

Filmde yakalayamadığım başka referanslar, simgelemler, metaforlar, anlatım teknikleri var. Bazılarını gördüm ve anlamadım, bazılarını komple gözden kaçırdım. Sizin varsa paylaşmak istedikleriniz, duymak isterim.

Her halükârda, Murat abinin dediği gibi, Del Toro titremiş ve kendine gelmiş.

Söz uçar yazı kalır