The Train – Indie Korku Oyunu

The TrainBugün akşam üzeri Zia‘nın önermiş olduğu ve benim de tek solukta bitirdiğim Rus yapımı, bağımsız geliştiriciler tarafından yapılmış ücretsiz bir oyun burada yer almayı hakediyorsa, genel anlamda oyun dünyasında bir sıkıntı var diyebilirim.
Tren (The Train) isimli oyun en başta Unity motoru ile yapıldığı için ilgimi çekmiş olsa da (motorun sınırları ne kadar zorlanmış, performans konusunda neler yapılmış, varsayılan özelliklerin ne kadar dışına çıkılmış vs…) oyuna başladıktan sonraki dakikalarda oyunun teknik detaylardan çok daha fazlasını içerdiğini farkettim.

Ofiste geçirdiğim yalnız bir akşam, iftar yoğunluğu sebebiyle gecikmiş siparişim, bitmeyen sigaram ve soğumayan kahvem ile nadide bir kitap bulmuş gibi sevinmem aslında oyunun kısa, sembolik, teknik açıdan güçlü ve hikâyesel bir işleyiş sunması gibi sebeplerden ötürü pek tarif edilebilecek durumda değil. Meâli, oyunu salyalarım akarak oynadım.

Adı üstünde oyunun. Bir trende, FPS mekanikleri ile başlıyorum. Color correction ile yakalanan o harika tonajlar eşliğinde vagondan vagona geçerken dışarıdaki gri sonbahar havasının tadını çıkarıyorum. Sonra ilk korku öğeleri başarısız bir şekilde karşıma çıkıyor. Üç beş hayalet sonrasında flaşberkler* eşliğinde sırf gövde gösterisi olmayan, aslında hikâye sahibi olabilecek bir oyun oynadığımın farkına varıyorum.

Oyunda en çok şaşırdığım nokta, geliştiricilerin hiçbir işten kaçınmamış olması. Yakın dövüş, silah kullanma, cutscene’ler, farklı modeller, kaliteli animasyonlar gibi bir sürü etmen, çoğu yerde tek kullanımlık olmalarına rağmen itina ile işlenmiş. Yani oyunun her sahnesi buram buram emek kokuyor. White Night’ı yaptığım dönemde Amnesia vantilatör topluluğunun ‘iki texture üç model koyayım, ünlü olayım’ mantalitesinden oldukça uzakta, işini ciddiye alan ve bu ciddiyetin ağırlığını da kaldıran bir yaklaşım sergilenmiş. Rusları sevmemin bir sebebi de bu.

Birkaç garip flaşberkten sonra oyunun tamamen değiştiği yeri spoil etmek istemiyorum; ama kuklaların kullanılması konusunda monitöre karşı bir küfür savurdum. Beni geren tek sahne de bu oldu; ama ciddi anlamda takdir ettim, harika bir sahneydi.

Oyun genel olarak trenin en arka vagonundan en ön vagona ulaşma çabası içerisinde, bir iki vagonda bir flaşberk ile farklı zaman ve mekânlarda oynayarak seçim yapmamıza (kaza yapmış taksideki adamı arabadan çıkarmak veya yaralı bir adam için ambulans çağırmak gibi) olanak sağlıyor. Tren içerisinde ve flashback’lerden bazılarında daha soyut ve ürkütücü mekân tasarımları görebiliyoruz. Mesela tren bazı yerlerde parçalandığı halde ilerlemeye devam ederken, tüm yolları aynı yere çıkan metro gibi mekânlar çıkabiliyor karşımıza. Tabi seçimlerle birlikte farklı sonlar almamız da mümkün.

Oyun, atmosfer ve görsel tasarım olarak bana Dark Floors isimli filmi (fazlasıyla) hatırlattı. Tasarım ekibinin filmden esinlemiş olup olmadığını elbette bilmiyorum; ama kendim o film tarzında bir oyun tasarlamak isterim.

Korkulacak birkaç sahnenin olduğuna garanti verebileceğim, biraz soyut bir anlatım sunan Tren, oyun oynarken önüne çıkanı öldürüp işine bakmak dışında biraz daha zihinsel aktivite içeren ürünlerle ilgilenmek isteyenler için güzel birkaç saat vadediyor.

Silent Hill fanları ise yine güzel bir tat alacaklardır. Şahsen benim damağımda kaldı bu tat, ki diğer sonları almak için tekrar oynamayı planlıyorum.

*Flashback: Görece olarak eski bir anının hatırlanışını anlatmak için olayı yeniden sergileme, gösterme, resmetme, izletme, oynatma sürecine verilen ad. Flash Berk’i açıklama gereği duymuyorum.


1 Responses

Bir yorum yazın


  • NeonBlue2 on

    Oyun güzel,daha bitirmedim ama.Keşke daha hızlı yürüyebilseydik…
    -Normal insanlarla dolu vagona ulaştığımda sonunda normal bir yer dedim ama yüzleri bir anda taşa döndü ve hepsi bana bakmaya başladı.korkutucu değilse de ürpertici.-


Leave a Reply