Tanshaydar'ın Mekânı
SOSYAL:
Kategori: Beyazperde

The Void – Bir Kozmik Korku Filmi?

Bir Cehennem var; ama bu daha kötü.

Mart ayında attığım bir tivit ile ilk defa fragmanını görmüş ve anında işte bunu izlemeliyim! demiştim, neden mi? Çünkü ilk trailer’ı izlediğimde bir çeklist çıkarmış ve hepsine tik atmıştım:
H.P. Lovecraft? ✓
John Carpenter? ✓
Clive Barker? ✓
Cronenberg? ✓

Şimdi bu adamlar kimler, ben bunları niye seviyorum, bu çeklist beni niye bu kadar heyecanlandırdı gibi soruları cevaplamakla uğraşmayacağım. Teker teker google araması patlatabilir ve genel bir bilgi edinebilirsiniz. Üzerlerine söyleyecek çok şeyim var; ama konuya dönelim.

Dediğim gibi, inanılmaz heyecanlıydım ve filmin çıkış tarihini heyecanla bekler, bir yandan da Türkiye’de gösterime girmeyecek olmasına üzülürken bazı internet servislerinde filmin gösterime girdiği gibi izlenebilir hâle geldiğini farkettim ve bir pazar akşamı işlerimi bitirip, biramı sigaramı alıp ışıkları kapattım ve filmi izlemeye başladım.

Filmi kısaca şöyle özetleyebiliriz: From Beyond (H.P. Lovecraft – 1934) + The Thing (John Carpenter – 1982) + Hellraiser (Clive Barker – 1987). Hâliyle aslında çeklistimi tamamladım ve filmden çok keyif aldım.

Öncelikle, izlemediyseniz trailer’ı bir izleyin derim:

Şimdi, zaten trailer’da “Öte Taraf” (From Beyond) tarzı bir muhabbet ve dokunaçları bol garip yaratıklar yeterli bir Lovecraft atmosferini veriyor. Akabinde çok basit bir şekil olan üçgen üzerinden yürüyen beyaz cübbeler içinde tarikat üyeleri ve garip davranışları yeterince ürkünç bir atmosfer sözü veriyor. Peki bu vaatlerin altı dolu mu?

Maalesef o kadar değil…

Açık konuşayım, filmi inanılmaz yüksek beklentilerle izledim, beklentilerimin büyük çoğunluğunu karşılamış olsa da, hoşuma gitmeyen ve eleştireceğim yerler var. Bu söylediklerimden sakın ola filmin kötü olduğu anlaşılmasın. Film o kadar iyi ki, farklı bir seviyede eleştiri yapmam gerekiyor.

Filmden bahsedecek olursak biraz…

Aslında resim her şeyi anlatıyor.

Film, ormanın ortasındaki küçük bir evin kapısından kaçarak çıkan iki kişiyle başlıyor. Arkadan çıkan diğer iki kişi ise, arkada kalan kadını tüfekle vuruyor, sonra üzerine benzin döküp daha henüz ölmemişken yakıyorlar.
Bu başlangıç ya çok klişe bir slasher filmi izleyeceğimze, ya da baya enteresan bir olay döndüğüne işaret ediyor. Kaçmayı başaran elemanın yol kenarına ulaşması ve tesadüf eseri bizim baş karakter polisimiz olan Carter abinin bunu görmesi üzerine olaylar belli bir yöne doğru ilerlemeye başlıyor. Adamın üzerindeki kan ve harap hâli, Carter’a en yakın hastaneye gitme kararı aldırıyor.
İşe bakın ki, en yakın hastane, içinde ancak dört personelin nöbet tuttuğu, yangından ötürü taşınma sürecinde olan, bir yatılı hasta, bir hamile kadın ve hamile kadının babasının bulunduğu kuş uçmaz kervan geçmez, karanlığın ortasında bir yer. Yani mekân da tamam.

Anekdot olarak düşmek gerekirse, filmin çekimleri Kanada Ontario’da yıkılmak üzere olan bir okul binasında gerçekleştiriliyor. Yani aslında hastane binamız eski bir okul. Hâliyle mekânı istedikleri gibi kullanabilmişler, bu özgürlük filme iyi yansıyor.

Klişe?

Filmin en büyük başarısı bu olabilir. Tam bir 80’ler korku kuşağı göndermesi olan film, klişelerden olabildiğince uzak kalmış. Hatta söyleyebilirim ki, bu beni biraz rahatsız etti.
Birincisi ve en önemlisi, bu tarz (doğaüstü, metafizik) korku filmlerinde karakterler anlamadıkları bir fenomen ile karşılaştıklarında daha düne kadar ateist olup olmamalarının bir önem arz etmiyor oluşu. Mesela bir hayalet mi var? Karakterler onuncu dakikada hayaletlere inanmaya başlıyor ve nasıl durduracaklarını araştırıyor. Mesela intikamcı bir ruh mu var? Bilim insanı olup olmamak fark etmez, ruhların varlığı tartışma konusu bile değil, nasıl huzura erdireceklerini düşünüyorlar!

Bu filmde ise, karakterler olayları anlamlandırmaya, gerçek hayatta bir yere koymaya, sebep sonuç ilişkisi kurmaya çalışmıyorlar. Tek bir amaç var, o da hayatta kalmak. Karşılarında siyah üçgen işlemeli beyaz cübbeli tarikat üyelerinin olması veya bir cronenberg canavarının olması önemli değil (ki bana sorarsanız tarikat üyeleri daha ürkütücüydü), önemli olan öyle ya da böyle hayatta kalabilmek. Bu tutum da, karşılarında ne olduğu konusunda zerre kadar fikirleri olmayan karakterlerin korkularını daha gerçekçi kılıyor. Bilinmeyenin Korkusu noktasında biraz daha başarılı bir ürün çıkıyor ortaya.

Ayrıca, tarikat için seçilen basit bir üçgen şeklinin, güzellik basitliktedir söyleminden ziyade, daha ürkütücü bir görsellik yaratmış olması bir başka başarı. Normalde dikkat çekici, alengirli, üzerine çalışılmış bir işaretin kullanıldığı büyük bütçeli filmlerin aksine güzel bir dokunuş olmuş.

Ve sanırım en önemlisi, jumpscare dediğimiz ucuz ve kalitesiz ani efetklerle korkutma yok. Her şey bir sonraki sahnede acaba ne olacak? korkusu.

Pratik Efektler

Günümüzün her şeyi mümkün kılan; ama içindeki ruhu söküp atan CGI çılgınlığına başvurulmamış olması filmin en büyük artısı olabilir.
Filmde yeterince gore var. The Thing’i aratmayacak kadar var. Hele hele, sonlara doğru bir boss savaşını andıracak sahneler bile var.

İşin güzeli ise, bunların ne oldukları ve nasıl bu hâle geldikleri açıklanırken yakaladığım, biraz biraz başka bir sevdiğim film olan The Banshee Chapter‘a benzerlik. Yanisi, bu tarafın fizik kanunları ile öte tarafın fizik kanunları aynı değil. Bedensel yapıların birazcık değişmesi lazım 😉

Canavar tasarımları için söyleyecek çok bir şey yok, kimin aklından çıktıysa mutlaka bir psikologa görünmesi gerekiyor. Çekim açıları ve canavarlarla diğer karşılaşmalar da oldukça doyurucu ve oha dedirtici türden. Ama filmi benim için değerli kılan aslında bu değil.

Lovecraftian?

Kozmik korku ve bilinmeyenin korkusu dediğimizde akla gelen üstad H. P. Lovecraft, bu yolda çığır açmış olmakla beraber maalesef sinema sektöründe kendi yapımlarının hakkı yeterince verilmedi.

Yeterince diyorum, çünkü doğrudan Lovecraft eserlerini konu alan filmlerin yanında (From Beyond, Re-Animator, Call of Cthulhu, Necronomicon, Dagon, Dunwich Horror vs. vs..), esinlenme üzerine çekilmiş filmerde mevcut (La Herencia Valdemar, Absentia, The Banshee Chapter vs). Yani aslında bakir bir alan değil; ama yine de hakkını veren ürünleri az. Hakkını vermek diyorum çünkü orjinal malzeme çok kaliteli ve inanılmaz geniş bir evren. Bunu temel alıp üzerine biraz yaratıcılıkla aklınızı başınızdan alacak ürünler çıkarmak mümkün. Bunun bir örneği de var. Evet, In the Mouth of Madness (Deliliğin Ağzında), ki kendisi yine büyük usta John Carpenter’ın bir filmidir (1994), gelmiş geçmiş en iyi Lovecraftian filmdir. Bu konu tartışmaya açık olsa da, dünya genelinde kabul gören görüş böyle, ve haklı da.

The Void ise In the Mouth of Madness’ın tahtını zorlamadığı gibi yanına da yaklaşmıyor. Ha, filmin öyle bir iddiası da yok zaten. Var olan bütçe ile yapılabilecek en iyi işi yapmışlar, ki yetenek konusunda da pek lafım olduğu söylenemez. Yine de, işte burası eleştiri, bütünlüğü korumak gerekiyor.

Yakın arkadaş çevremle bir gece filmi izlerken (ben yeniden izlerken) aldığım eleştiriler üzerine biraz düşündüm.
İnsanlar Lovecraft korkusunu anlayamıyorlar mı?
Yoksa bu film onu vermeyi tam olarak beceremedi mi?

Üzerine biraz düşündükten sonra, Lovecraft korkusunun tabi ki herkese hitap etmeyeceğini de hesaba katarak, filmde üzerinde yeterince durulmadığını farkettim. Bu da sanırım, filme yeterince yüksek puan vermiyor oluşumun temelinde yatan sebep oluyor. Çünkü olaylar silsilesinin neden başladığı ve ne şekilde o gecede / mekânda / karakterlerin arasında vuku bulduğu üzerine resmen geçiştirmelik, ancak dikkatli ve tecrübeli kulakların yakalayabileceği açıklamalar geçiyor.

Lovecraft temalı korkularda işin özü, tehditi ve olasılıkları ön planda tutup, asıl gerçeği geri planda tutarak ve bunu ancak sonlara doğru yavaş yavaş veya bir kerede açarak asla kaçamayacağınız ve/veya kabullenemeyeceğiniz gerçeği yüzünüze vurmaktır. The Shadow Over Innsmouth (Innsmouth Üzerindeki Gölge) okuyan arkadaşlar neden bahsettiğimi anlamışlardır. Dolayısıyla bu filmde de cevaplanmayacak çok soru olduğunu bilmeme rağmen, açıklama kısmı sıkıntılıydı.

Yabancı platformlarda film için, “yapımcılar Lovecraft 101 dersini almışlar ve ‘dokunaçlar ve cehennemvari boyutlar demek? E o zaman işe koyulalım’ demişler ve filmi çekmişler.” diye bir yorum yapılmıştı. Elbetteki ben o kadar acımasız olmayacağım; ama aynı meseleyi John Carpenter veya Guillermo Del Toro ele almış olsaydı, eksik bulduğum her şeyi fazlasıyla verebilecek kadar işin içinde olduklarını biliyorum.

1981 filmi olan The Beyond bence işi daha iyi kotarmıştı. Belki tekrar izlemeliyim, daha sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmek açısından yani.

Hikaye?…

Lovecraft hikâyelerinde sıkça geçen bir tema yasak bilgidir. İnsanların bir şekilde içeriğine ulaşması veya varlığını öğrenmesi uzun zaman önce kilise veya başka topluluklar tarafından engellenmiş bilgi. Bu bilgi, genellikle kitaplar üzerinde olmakla beraber, özünde başka boyutların ve varlıkların varlığı ve bunlarla iletişime geçmenin tehlikesinden dolayıdır. Mesela filmde geçen şu cümle, aslında tüm olayın özetiydi: Eğer gerçekten aramaya başlarsan, neler bulacağına şaşırırsın.

Bu cümlenin altı hem dolu, hem değil. Dolu, çünkü bulmayı başaran biri var ve öte taraftaki birileri onun bu çabasını takdir ederek bir şeyler vaat etmişler. Bu tarz hikâyelerde bir başka önemli nokta ise, kişiyi bu arayışa iten travmatik olaydır, ki bu da genellikle ölüm olur. Benim yazdığım bir başka hikâyede de çeşitli travmatik olaylar kişiyi aramaya itiyor, haklı ve başarılı bulduğum bir yol. Bu filmde de benzer bir yol ilerlemiş.

Tabi film boyunca “ne oluyor aliminyum yaa” dedirten sahnelerden sonra, tüm açıklamanın bir monologa sığdırılması benim için hoş olmadı. Hele hele filmin son sahnesinin ne ifade ettiğini anlamak oldukça zordu. Filmi tekrardan beraber izlediğim arkadaşlarım, beklentilerimi aşarak bazı noktaları yakalamayı başardılar; ama bu onların yeterli keyfi almasını sağlamadı maalesef.

Ama şunu da unutmamak gerekir ki, kozmik korku özü itibariyle insan anlayışının dışında kalır ve mantıksal çerçeveye oturtması neredeyse imkânsızdır. Elbette bu sözüm, bir sürü saçmalığı bir araya getirip tutarsızlıkları kozmik korku diye sunmak için bir bahane değildir; yine de film buradaki “bu nedendi anlamadım” kısmını mantıklı düzeyde tutmayı başarmış.

Yine de, tüm açıklamayı bir monologa bağlayıp, onun içinden de öne çıkan meseleyi sadece bir kişiye bağlamak fiyaskoya yakın bir hataydı. Bir aydınlanma, belli şeyleri geride bırakma, anlamayan insanlara acıma, onlara yol gösterme ve tabiri caizse zorla eğitme daha uygun bir yol olabilirdi.

Oyunculuklar…

Aaron Poole’un oyunculuğu mükemmel seviyede iken, dilsiz çocuğun performansı benim gözümde bir seviye daha yukarıdaydı. Yüz ifadeleri, mimik ve jestleri ile hiç konuşmadan tüm film boyunca inanılmaz bir performans sergilemiş olması beni mest etti.
Diğer oyunculuklar içinse… hiçbiri kötü olmamasına rağmen, sanki biraz fazla doğaldı. Bunun sebebi diyalogların ortalama kalitede kalmış olması diyebilirim belki (ayrıca Lovecraft hikâyelerinin de bir sorunudur bu), ve kaliteli oyunculuklar bu diyalogları doğallıkla verebilmiş. Bunu tam olarak nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum, çünkü oyunculuklar gerçekten çok güzeldi ve her bir karakter bulunduğu konumu güzel yansıtmıştı. Yine de, eksik veya uygun olmayan bir şeyler var. Belki siz izlerken bunu yakalarsınız.

Sonuç olarak…

Müzikleri, pratik efektleri, kozmik korku konusu, inanılmaz tarikat üyeleri ile The Void izlenmesi gereken bir film. Bir kısmınız için gecelik eğlence olmaktan öteye gidemeyecek olsa da, bazılarınız için arada bir tekrar açıp izlemek isteyeceğiniz, muhteşem olabilme şansını küçük farkla kaçırmış bir film olacaktır. Yani kısaca, filmin kendi sundukları ve yapmaya çalıştıkları gayet yerinde, tutarlı, ve oldukça başarılıyken; bakış açınızı tamamen beklentinizin belirleyeceği bir film. Sevenler ve sevmeyenler de hep bu noktada ayrılmış ve kendisine çokça yalan söylenen bir insan olarak ben, bana sunulanın bir iki tık aşağısında beklentilere girmeye alışkınım 🙂 Dolayısıyla beklentilerinizi çok yükseltmeyin. En kötü ihtimalle eğlenirsiniz.

En iyi ihtimalle de, eğer gerçekten ararsanız, neler bulacağınıza siz bile şaşırırsınız.

8 comments
  1. Filmi az evvel bitirdim, analizini keyifle okudum. Başarılı bir yazı olmuş, tebrik ederim. Filmin final sahnesi yoruma açık bırakılmış, bende şöyle bir duygu yarattı bu final : Film boyunca gerçek ve alternatif boyut arasında sıkışan insanları görüyoruz. Filmin “iyi” karakterleri ile beraber onların kurtuluşlarını yani bu dünyada sağ kalıp, tüm belalardan kurtulup yaşamalarını istiyoruz, onlarla beraber ısrarla doktorun ne söylemeye çalıştığına kulak asmıyoruz. Gördüklerimiz bizi rahatsız ediyor (belki bize görünenlerde bizden aynı şekilde rahatsız oluyorlardır) üçgenden açılan boyutun cehennem gibi bir yer olduğunu düşünüyoruz film boyunca fakat sağ kalanlar boyut kapısı kapandıktan sonra korku ve endişe içerisinde çırpınırken, diğer boyuta geçen polisin ve karısının el ele tutuşup derin bir huzurla piramide baktıklarını görüyoruz. Film bu final ile hem bir sürpriz yapmış, hemde şöyle bir mesaj vermiş olabilir: Ön yargılarınızdan arınmadığınız sürece cennet sandığınız cehenneminizde ölüm korkusu kıskacında yaşamaya mahkum olacaksınız.

    Cenk Izgören on Mayıs 3 | Cevapla
    • Beğenmiş olmana sevindim Cenk abi 🙂
      Yazımı beğenmene de sevindim tabi 😀

      Enteresan bir bakış açısı getirmişsin abi, ben o noktadan düşünmedim hiç. Yani biraz Jacob’s Ladder tarzı bir yaklaşım olabileceğini düşünmedim.

      Ne var ki, ben belki biraz önyargıdan dolayı, sonda çiftin bakışlarında dehşet ve merak gördüğümü düşünüyorum. Tamamen bilinmez bir boyutta ne olduğu belli olmayan bir yapıda, kim olduğu bilinmeyen bir varlığın hüküm sürdüğü ve Cennet veya Cehennem yerine onun boyutuna gitmiş olmanın getirdiği şaşkınlık var sanki.

      Maalesef çeşitli röportajlarda devam filmi gelmeyeceği birkaç defa dile getirildi, o yüzden asla bilemeyeceğiz; ama insanların gözüyle gördüğümüz sahneleri bir de diğerlerinin gözüyle görme kısmını ben de çok isterdim 😀

      Tansel Altınel on Mayıs 3 |
    • dead space’i de çağırıştırdı biraz bu bakımdan bile güzel olmuş. Filmi indirmiştim ama nedense bu kadar kötü film içinde bu da kötü olacaktır muhtemelen diye düşündüm, yazını görünce filmi izledim. Teşekkürler 🙂

      Cenk Izgören on Mayıs 3 |
    • Yüksek bütçe filmi değil abi maalesef, kötü bir çağrışım yapması normal. Bu tarz filmlerin çoğu da berbat çıkar zaten. Yapımcıları ve başrol oyuncusunu öndecen tanıdığım için trailer ile birlikte radarıma girdi. Sen de beğendiysen ne mutlu 🙂

      Tansel Altınel on Mayıs 3 |
  2. Bir süredir blog yazı bildirimi alamadığı farkettiğim, tesadüfen blogu açtığım ve incelemeyi gördüğümde çok sevindim. Kenarda köşede kalmış, (bence) birçok açıdan başarılı bir film için gayet kaliteli ve yerinde bir inceleme olmuş, gerçekten bir çırpıda, merakla okudum. 🙂 Filmi gerçekten beğenen biri olarak sağda solda “ucuz b tipi korku filmi” yaftalamalarının yanı sıra özü bilen birinden böyle bir analiz okumak sevindirdi, teşekkür ederim. 🙂

    MrvKrt on Mayıs 18 | Cevapla
    • Eski kullandığım bir eklenti artık problem çıkardığı için yeni yazılarda bildirim gönderme aktif değil maalesef. Kaldı ki zaten uzun süredir yazı da yazmıyordum, yeni yeni başladım tekrar 😀

      Filmin bütçesi ele alındığında aslında ucuz ve 80’ler kuşağına bağlılığı da B tipi duygusu veriyor; ama bunların ötesine geçmeyi başarmış. Zaten başrol Aaron’un diğer filmleri ve yönetmenlerin diğer filmleri ele alındığında daha çok bağımsız bir hava verdikleri belli.

      Yine de, yakın zamanda Deliliğin Ağzında ile The Beyond filmlerini yeniden izleyip tazı bir karşılaştırma yapacağım.

      Tanshaydar on Mayıs 22 |
  3. Tansel abi iyi ki varsın be. Lovecraft seven,Silent hill serisinden anlayan,eski kuşak korku kültürüne hakim olan gerçekten seviyoruz seni.Hee bunu niye yazdım? Aklıma esti yazdım iyi ki varsın. 🙂

    Cthulhu on Temmuz 4 | Cevapla
    • Bilmukabele güzel kardeşim 🙂
      Ben bunları seviyorum, yazıyorum; ama birileri bundan keyif aldığında, bir şeyler öğrendiğinde asıl değeri ölçülüyor, o yüzden ben teşekkür ederim 🙂

      Tanshaydar on Temmuz 11 |

Söz uçar yazı kalır