“Yanımızda bir savaşçı olmadan daha ne kadar ilerleyebiliriz ki?” diye sordu, Acemi Ocağı’ndan çıkalı yıllar geçmiş olan büyücü Furkan.

“Of, bu soruların artık beni sıkıyor!” diye sinirli sinirli cevap verdi diğer büyücü. İsmi Oğuz’du, Furkan ile çocukluğundan beri arkadaştı. Dosttan öte demek daha uygun olurdu aslında. En iyi ve en samimi arkadaşıydı. Arzın Çocukları Klanına girmeye de birlikte karar vermişlerdi. Yıllar önce bir klan savaşında abisinin bir Lodos büyücüsü tarafından öldürüldüğüne şahit olduğunda karar vermişti Arzın Çocuğu ve büyücüsü olmaya Oğuz… Yoksa yaratıklara karşı sempati beslediğinden değil. Furkan da her zamanki gibi onu yalnız bırakmamış ve yine yanında yer almıştı klanda. Ama ne var ki Oğuz kadar başarılı bir büyücü değildi. Onun yetenekleri Şifacı olmaya da yatkındı, bu yüzden bocalayıp duruyordu. Fakat Oğuz’u yalnız bırakmaya gönlü el vermediğinden Şifacı ocağına gitmemiş, büyücü olarak devam etmeye karar vermişti.

Meteor bölgesine gireli üç gün olmuştu, geceli gündüzlü yol alıyorlardı. Kuklacı’nın can dostu Mansur Bey’in gizemli varisi -ki onların kanaatine göre oğlu idi; fakat kim bilebilirdi?- Kuklacı’nın izini bulmaları için göndermişti onları. Beyaz Köşk’ten çıkmışlardı yola… Furkan başta karşı çıkmış, fakat Oğuz’un maceracı ruhu ve Furkan’ın Oğuz’u yalnız bırakmak istememesi, bu teklifi reddetmelerine mani olmuştu. En başta yola ikisi, bir savaşçı ve bir şifacı ile çıkmayı düşünmüşse de, sonradan, Handan Hanım’ın haberi olması durumunda ne yapacaklarını düşünmüş ve vazgeçmişlerdi. Şimdi kimsenin haberi olmadan kavurucu güneş altında, Meteor Bölgesi’nin beyaz tozları üstünde yürüyorlardı.

Gizemli kişilik onlara çok belirsiz bir harita vermiş ve Kuklacı’nın gitme ihtimalleri olan yolları işaretlemişti. Bu haritanın nereden ve ne şekilde geldiği gibi sorulara cevap bulamadıkları gibi ona güvenmek zorunda olmaları da ayrı bir dertti. Kuklacı hâlâ hayatta olabilir miydi ki? Yıllar önce Eminönü’nden ayrıldığında, Furkan daha çocuk sayılırdı. Ama ne fark ederdi ki? Her halükarda karşılığını alacaklardı.

Meteor bölgesine Komutana ve askerlerine görünmeden girmeyi Oğuz’un yer değiştirme büyüsü ile başarmışlardı. Şimdi ise bilinmeze doğru yol alıyorlardı. “Aman Allah’ım, bu da ne!” diye bağırdı birden Furkan. Ezilmiş tüfeğinden ve kurumuş etlerinin üstündeki üniformadan bunun bir Jandarma cesedi olduğu anlaşılıyordu. Tepegözleri peşinden sürükleyen guruba tabi olması gayet muhtemel gözüküyordu; çünkü vücudu tek parçaydı ama ortasında çok düzgün bir çukurlaşma vardı, tıpkı bir kütükle ezilmiş gibi. Tabi ya! Tepegözler! Hâlâ burada olma ihtimalleri vardı!

“Şşşş! Tüm yaratıkları üzerimize mi çekeceksin?” diye cevap verdi Oğuz, Furkan utanmış bir şekilde baktı. Oğuz cesede kısa bir göz attıktan sonra “Burası Tepegözlerin geldiği yer olabilir, ya da buradan geçmiş olabilirler. Her iki türlü de burada bulunmamız tehlikeli” dedi. Nasıl bu kadar soğukkanlı olabiliyor diye düşündü Furkan. Bir savaşçıya olan ihtiyaçlarını şimdi daha çok hissediyordu. Oğuz’a göre ise savaşçılar sadece asmayı kesmeyi bilen barbarlardı ve böyle zekâ gerektiren görevlere gelmemeleri gerekirdi. “Peki, şimdi ne yapacağız? Sadece iki işaretli yeri inceledik ve hiçbir iz bulamadık. Üç yer daha var.” dedi Furkan. Ve o anda ufak bir sarsıntı ile ikisi de irkildi. Arkalarında ki toz toprak yığınının ardından yere paralel hareket eden bir kütük göründü ve o zaman anladılar ki burası terk edilmiş değildi. “Tepe…göz…” diye fısıldadı Furkan; fakat kendisi bile zor duymuştu kendi sesini. Boğazı kurumuştu.

Eminönü’nde dehşet saçan bu yarı canlı yarı makine olan varlıkları öldürmelerinin imkânsıza yakın olduğunu zaten biliyorlardı. Birçok arkadaşı bu canavarları temizlerken hayatından olmuş ve bir kısmın da vücutları şifacıların tüm güçlerine rağmen eskisi gibi olamamıştı. Şimdi ne yapacaklardı?

Furkan tüm bunları düşünürken elinde kütük taşıyan “şey”in bir tepegözden daha uzun, daha ince ve daha koyu renkte olduğunu fark etti. Elinde tuttuğu bir kütüktü; ama değildi. Kütük değildi o, kökleri gözüken bir ağaç gövdesiydi ve şimdi de o gövde havada süzülerek üzerlerine doğru geliyordu. Birden bir ışık parladı ve havayı bir yanık kokusu sardı. Oğuz’un asasından yayılan kuvvetli ışık onun yaptığı yıldırım büyüsüyle ağacı tamamen yakmış ve küle çevirmiş olduğunu gösteriyordu. Bu adam nasıl böyle reflekslere sahipti ki? Yaratık uçlarında sivri ve uzun tırnakları olan ince uzun parmaklarını garip bir açlıkla kıvırmış olarak onlara doğru ilerlemeye başladığında duyduğu hayranlık yarıda kaldı. Yaklaşık dört insan boyundaydı. Tepegözlere hiç benzemiyordu. Üzerideki deri yer yer yanmış, yer yer yırtılmıştı. İğrenç bir koku burunlarına yumruk gibi çarptı. Hiç akıllarına böyle bir anla karşılaşacakları gelmemiş olsa bile Acemi Ocağı’nın son günlerinde öğretilen ilk yapmaları gerek şeyi aynı anda yaptılar ve hemen ardından tabana kuvvet kaçmaya başladılar.

Yavaşlatma büyüsü bu canavarı durdurmuşa hiç mi hiç benzemiyordu. “Sana bir savaşçı alalım demiştim!” diye bağırdı Furkan. “Nefesini büyülerine sakla. Savaşçımız olmadığına göre artık onlara ihtiyacımız var!” diye anında cevap verdi Oğuz. Belirledikleri taktikleri uygulama vakti gelmişti. Ne var ki ağacı havada yakmak için kullandığı yıldırım büyüsü Oğuz’u yormuştu. “Hâlâ yeterli kudretim var” diye düşündü.

Birden Furkan ayrıldı ve canavar bir anlık şaşkınlık yaşadı, Furkan ilk öğrendiği büyü olan meteorit büyüsünü yaptı. Böyle öğrenmişti Acemi Ocağı’nda: Yeni bir canavar yeni bir tecrübe demekti ve sıfırdan başlaması gerekirdi bu tecrübenin. Asasının ucundan çıkan meteorit, arkasında kızıl bir ışık huzmesi bırakarak canavarın göğsüne çarptı. Canavarı hiç etkilemeyen bu büyü onu kızdırmıştı da. Uzun bir sıçrayışla Furkan’ın tam yanına düşüp sivri ve keskin tırnaklarının tek bir darbesiyle sol kolunu kopardı. Tam o sırada sırtında patlayan alev topu canavarı öldürücü darbeyi vurmaktan menetti ve ona hedefini değiştirtti. Şimdi hedefi Oğuz’du ve bu defa ağzı da açılmıştı. Çok iğrenç bir görüntüydü. Diş yerine üç-beş ustura vardı sanki ve salyalar da bunları sanki örtmüştü. Dudak denilebilecek iki deri parçasının arası da salyadan oluşan köprülerle birbirine bağlanmıştı. O sırada Furkan kendine geldi ve durumun vahametini her nasılsa kavradı. Sol kolu pazısından itibaren kopmuştu ve şiddetle kanıyordu. “İşte şimdi Kerem’den öğrendiklerim numaraları uygulama vakti ” diye düşündü ve nasıl bu kadar soğukkanlı olduğuna şaştı. Acıya rağmen kopmuş parçasına uzandı ve öğrendiklerini uyguladı.

Tek parça ve sapasağlam ayağa kalktığında kudretini çok fazla harcadığı için canı sıkkındı; ama mevcut durumla karşılaştırdığında bu sıkıntıyı tercih ederdi. Canavarın bir kolu olmadan üzerine geldiğini dehşetle gördü; ama “kısasa kısas” diye düşünmekten da alamadı kendini. Peki ya Oğuz, o nerdeydi? Yoksa?… Ama bunları düşünmenin sırası değildi. Şimdi düşüncelerini toplaması ve en güçlü büyüsünü yapması gerekiyordu. Canavarın en zayıf noktası olarak düşündüğü ağzını nişan aldı ve büyülü sözcükleri mırıldandı. Asasını uzattı ve büyük bir patlama sesi duyuldu. Bir anda yaratık biraz uzağında yere yığıldı. “Aman Allah’ım, bunu ben mi başardım?” diye düşündü. Aslında düşünmüyordu. Düşünceleri refleks hâlini almıştı. Canavar ölmüş olabilir miydi? Oğuz da çok güçlü bir büyü yapmış; ama canavarı sadece sersemletmekle kalmıştı.

Ve başaranın o olmadığını dehşetli bir an yaşayarak anladı. Yüzükoyun yere devrilen canavarın kafasının üst tarafı yarılmıştı. Kıvrak ve yılankavi hareketleriyle bir Meran savaşçısı uzun ve çift taraflı olan baltasını canavarın yarılmış kafasından yavaşça kaldırarak altta kalan kollarıyla hafifçe gerindi…