“Uyan!”.
Alevlerin ortasında bir adacık vardı. Orda bir şey vardı, parlıyordu.
“Uyansana, hadi!”
Az daha ilerlemeliydi. Alevlere hükmedebilirdi, ancak ters giden bir şeyler vardı sanki. Oradaki şey ne ise onu almalıydı.
“Kalksana be adam!”
Ter içinde kalktı, eli boynundaki bir şeyi tutuyordu. Yıllar önce Arzuhalci’nin Labirent baskınından sonra ödül olarak verdiği Anka’dan kalan son parçaydı bu. Tıpkı bir muska gibi bir zincirle boynuna asmıştı o parçayı. Efsunlarının gücü hala o parçanın içindeydi. Bunu hissedebiliyordu, yoksa nasıl bu kadar hızlı toparlayabilirdi kudretini? Ne güzel bir asaydı o… Ama şimdi tek parçası kalmıştı. Ne zaman ve kim tarafından parçalanmıştı? Hatırlamaya çalıştı. Geçmiş, ona sisli bir ufuk gibi görünüyordu. En son hatırladığı neydi? Onu hatırlamaya çalıştı; ama uykudan yeni kalkmış olmanın verdiği bir umursamazlık vardı üzerinde ve boş verdi.

“Hele şükür kalktın!” dedi, nöbetçi olarak bıraktıkları savaşçı. “Hadi, nöbet sırası sende!”, “Ne, ne oluyor, ne nöbeti?” dedi Furkan şaşkınlıkla. “Ne demek ne nöbeti! Tembel büyücüler, hepiniz böylesiniz işte. Oradan buradan büyü sallamak kolay; ama iş yapmaya gelince hepiniz fos!”. Furkan kendine gelmiş ve bu sözler karşısında da sinirlenmeye başlamıştı. “Yeter! Akıldan yoksun barbarlar olduğunuzu ne çabuk unuttunuz da bize aklı vermeye başladınız?”. İkisi de ayağa kalkmıştı. Gözlerindeki nefret şimşekler çakarak buluşmuştu. Sonra birden savaşçının elinde tuttuğu kalkandaki Lodos simgesini gördü Furkan. Bir güneşin etrafındaki insanlar, güneşin öncüleri… Ve anladı ki bu kızışma ezelden beri iki klan arasında var olan sürtüşmeden kaynaklanıyordu. Ama şu anda böyle bir çarpışmanın ne klanlarına ne de kendilerine kazandıracağı bir şey vardı, öfkelerini tatmin etmekten başka. Savaşçı da bunu fark etmiş olacaktı ki kılıcını yere indirdi. “Eh, madem kalktın, nöbeti de tutarsın, hadi kolay gelsin” dedi ve kalkanını başının sol yanına bırakarak yattı. Şimdi tek başınaydı Furkan. Kamp kurdukları çukurluğa bir göz attı. Yirmi kişi kadardılar. Acaba bir baskın olsa, ya da bir çarpışmaya girmek zorunda kalsalar bu kadar kişi ile hayatta kalabilir miydiler? Sonra hatırlardı.

Asasını bir düelloda kaybetmişti. Bir Lodos büyücüsünün meydan okumasını istemeyerek de olsa kabul etmiş ve korka korka karşısına çıkmıştı. O zamanlar Oğuz ondan daha iyiydi, kim bilir belki şimdi de öyleydi; ama Oğuz ateş elementini kendisi kadar kullanamazdı elbet, acaba Necmi Bey kendisi kadar kullanabiliyor muydu ateşi. Gülümsemesi o sahneyi tekrar hatırlaması ile silindi. Lodos büyücüsü çok güçlü bir meteorit büyüsü göndermişti Furkan’a. Elindeki Anka’nın savunma efsununu iyi kullanarak güzel bir Rüzgâr Kalkanı büyüsü ile bertaraf etmeye çalışmıştı Furkan da. Ama karşıdaki büyücü üstadlığa oynuyordu ve büyüsü çok güçlüydü. Meteorit çarptığında Furkan asasını, Anka’sını iki eliyle kavramış ve kalkanın dayanması için içindeki tüm kudreti ona yönlendirmişti. Anka’dan bir ışık çıkmış ve Furkan gözlerini Şifacı Ocağında açmıştı. Elinde de şimdi boynunda olan parça vardı. Asasından ayrılmak, bir büyücü için en yakın dostundan, sırdaşından, yoldaşından, kendinden bir parçasından ayrılmak demekti. O ışıktan sonra ne olduğunu hiç hatırlayamasa da Oğuz’dan dinledikleri yetmişti ona. Anlattığına göre o gün Furkan kazanmıştı düelloyu. Meteorit’in Furkan’a çarpmasından sonra Anka, Furkan’dan aldığı tüm gücüyle direnmiş, Furkan’ın kudretini sonuna kadar kullanması karşısında dayanamamış ve içindeki buz efsununu Furkan’ın tüm kudretiyle birleştirerek parçalanmıştı. O ışık çaktıktan sonra da Furkan yere yığılmış; ama karşısındaki büyücü de buz okları ile kevgire dönmüştü. Anka’nın gücüne inanmanın ve ona güvenmenin mükâfatını almıştı Furkan. Asası kendisini feda etmişti. Bir sevdiğini kaybetmiş, bir parçasını yitirmiş; ama bu vesileyle başka bir parçasını, başka bir sevdiğini kazanmıştı. Şifacı Ocağında gözlerini açtığında ilk önce Aylin’i görmüştü.

Gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı elinin tersi ile silerken Furkan, Aylin’i ne kadar özlediğini düşündü. Anka’sı artık geri gelmeyecekti; ama Aylin oradaydı. “Ve burada olmamalı” diye sesli olarak kendini ikna etmeye çalıştı. “Bu görev bitmeden kimseyi hayatıma sokamam” dedi ve içinde olanca çokluğuyla hissettiği kudretini, artık çok geç olsa da onu beklediğinden emin olduğu yaratığın yanına dönmek için yapacağı yer değiştirme büyüsüne yoğunlaştırdı. Etrafındaki her şey ilk önce rengini kaybetti, sonra da şeklini. Midesinde hissettiği ürperti, aldığı ilk nefesle kayboldu. Karşısında gördüğü bir çift dikey ve kızıl gözü görünce de insanı çok tedirgin edecek şekilde gülümsedi.

“İnsanoğlu” diye gülümsedi Meran, ifadesiz yüzü ile dimdik duruyordu. Acaba bunca zamandır burada mı beklemişti? “Evet, ‘ağaç olma’ diye bir deyim vardı eskiden, tabi sen bilmezsin.” diye devam etti Meran. “Abartma istersen, kıyametle birlikte dilimizi de yitirmedik.” Diye cevap verdi Furkan. Türkçe, bildiği tek dildi ve ona asla laf ettirmezdi. Ama aralarında bu diyalog onu rahatsız etmişti. Sanki bu yaratık onun arkadaşıydı. Arz olmasına rağmen, bu yaratığa ısınamamıştı. Hoş, ısındığı fazla yaratık türü de yoktu ya… Ve birden geldiğinde soracağı hesabı aklına geldi. “Anlat, yaratık. Hesap verme zamanı. Benden üstün olduğunu mu düşünüyorsun? Eminönü’ne döndüğümde olanları anlat!”. Sesi, Furkan’ın hayatı boyunca sakin bir insan olduğunu yalanlarcasına gür ve hükmedici bir şekilde çıkıyordu. Meran kobra şeklindeki kafasını hafifçe yana eğerek ensesini iyice yassılaştırdı. Kızdığı belliydi; daha da vahşi bir görünüm almıştı; ama “Peki, vaktimiz artık bol, sayende” dedi ve kuyruğu üstünde kıvrılarak oturma vaziyeti aldı. Daha çok avını yakalamak için çöreklenmiş bir engereğe benziyordu, tıpkı Mısır Çarşısı’nın arkasındakiler gibi. Furkan da kudretini toplamak için oturan bir büyücü gibi bağdaş kurdu. Ve Meran bir hikâye anlatıcısı gibi huşu dolu bir sesle konuşmaya başladı. Tabi yine ağzı oynamıyordu, Furkan sadece kafasının içinde duyuyordu.

“Dün üstadınızın anlattığı hikâyeyi dinledin mi?” diye sordu. “Ne? Sen… Nasıl?!” “Şşşş!” diye hemen Furkan’ın kendi sözünü kesmesini engelledi Meran. “Dostum, beni çok hafife alıyorsun. Kamp kurduğunuz yerde bir sürü yılan vardı, dikkat ettiysen. Neyse, Şahmeran’dan bahsetmişti üstadınız. Yarı insan yarı yılan… Peki, bu nasıl olabilir sence?” “Ne? Ne diyorsun be adam, açık konuşsana!” diye öfkeli bir şekilde bastırdı Furkan. Bir efsaneye daha dayanamayacaktı. Öfke ve delilik onu yine sarmaya başlamıştı, tıpkı Meteor Bölgesi girişinde başka bir Meran Savaşçısı ile karşılaştığı andaki gibi. “Fare Adamlar nasıl oluştu biliyorsun. Peki ya Meranlar?” diye sordu Meran. “Oh, olamaz, hayır!!!” diye ciyakladı Furkan. İşte usta olduğu bir konu, klan binasında savaşmaktan korkar bir şekilde geçirdiği günlerde çok fazla kitap okumuştu. Bilgisi çoktu bu tip konularda. “Celp büyüsü olamaz!” dedi Furkan. “Niye olmasın? Kuklacı bu büyüyü yeryüzüne taşıyabilecek kadar kabiliyetliydi. Neden yüzyıllar öncesinde de bir usta büyücü bunu başarabilmiş olmasın?”. Çorap söküğü diye düşündü Furkan. Başlamıştı işte, bazı gerçekler ortaya çıkmaya, cevapsız sorular cevaplarını bulmaya başlamıştı. Sessiz kalmayı tercih etti ve dinlemeye devam etti. Meranın pullu ağzının kenarları büküldü. “Evet, bunu başaran bir büyücü oldu ve Şahmeran doğdu. Sonrasını zaten biliyorsun. Ama bundan sonra bu büyüyü tekrar başarılı bir şekilde yapabilen çıkmadı. Ta ki…” “Bu yüzden mi Kuklacı bu kadar önemli?” diye tamamladı Furkan. Meranın başını sallamasına gerek yoktu. “Herkes onun peşinde; ama o can dostunu kaybettikten sonra vazgeçti bu diyarlardan ve açıldı. Tüm Fare Adamların ona saygı duyduğu gibi biz de ona saygı duyuyoruz. Çünkü Celp Büyüsünü başarı ile gerçekleştirebilen başka kimse yok artık. Ama onun peşini bırakmadılar. Beyaz Köşk, sürekli onu aradı. Mansur Bey’in varisi de öyle; ama yönetimi kimseye bırakamadığı için kendisi arayamıyor. İşte bu yüzden sizi, daha doğrusu seni görevlendirdi. Sendeki potansiyel gördü Furkan, tıpkı benim şu anda gördüğümü gördü ve senin yapabileceğine inandı.”

Furkan, hayretten çok, ciddiyet içerisindeydi; ama inanmıyordu. Kendisinde ne gibi bir özellik olabilirdi ki? “Sen Furkan, sen özelsin. İnanmayabilirsin; ama hatırlamadığın bir şeyi hatırlatırsam, sanki biraz inanacaksın” dedi. Ellerinden birini Furkan’ın alnına dayadı ve Furkan için bir şeyin içine çekiliyormuş hissi uzun sürmedi. Üç adet merandı gördüğü, etrafını sarmışlardı. Bir adet Meran cesedi de ayaklarının dibindeydi. Aynı anda saldıran Meranlar, bir fırtına gibi olan rüzgar kalkanına yaklaştıklar anda havalanarak farklı yerlere savruldular. Nasıl bir büyüydü bu? Çok fazla güç sahibi birinin elinden bile çok fazla kudret harcanarak çıkabilirdi. Ama Furkan, o olayı dışarıdan değil, yapan olarak görüyordu kendini. Asasını hafifçe sıkarak bir anda havaya kaldırmıştı. Ve gökyüzünün değişik yerlerinden yıldırımlar düşmeye başladı. Yıldırımlar düşerken birleştiler, birleştiler ve bir Meran Savaşçısının üzerine yöneldiler. Hemen toparlanıp dikilmiş olan Meranın son gördüğü şey Furkan’ın manalı gülüşü oldu. İki tane kalmışlardı. Bir tanesi toprağa daldı. Anlaşılan aşağıdan bir darbe gelecekti. Furkan, üç farklı yere meteorit gönderirken, aynı zamanda yer değiştirme ile başka bir yere geçti ve son anda arkasından baltasını savurmuş olan Merandan kurtuldu. Meteoritlerden biri, tam yeryüzüne çıkmış olan Meranın kafasına düştü. Meran, topraktan çok hızlı çıktığı için meteoridin etkisini daha da hissetti ve bayıldı. Furkan sol elini kaldırdı ve tam sol tarafına çevirerek ufak bir büyü yaptı. Meranın baltasını tutan kolu önce dondu, sonra kırılarak parçalara ayrıldı. Ama altta kalan kolu ile balta yere düşmeden onu yakalayan Meran atağına devam etti. Furkan yer değiştirme yaptı ve Meranı görüş alanından kaybetti. “Peki, başlıyoruz” dedi ve bir anda yaklaşık otuz adım çapında bir bölge alevlerle doldu. Baygın olan Meran kendine gelmeye başlarken, yer altındaki Meran da bir anda yeryüzüne çıktı, hem de tam Furkan’ın altından. “Evet” diye düşündü Meran, bu kadardı işte; ama ters giden bir şeyler vardı. Baltasını bir yere geçiremediği gibi üşümeye de başlamıştı. Üşümek? Öyle bir duyguyu hiç yaşamamıştı Meran ve ismini de veremiyordu. Ama yukarı baktığında Furkan’ın ona doğru gönderdiği dalgaları görebiliyordu. Hareket kabiliyeti giderek azaldı, en sonunda kıpırdayamaz hale geldi. Bilinci yavaşça kapanmaya ve görüşü bulanıklaşmaya başladı. Zaten kollarından biri yoktu artık, diğerleri de onun gönderdiği emirlere itaat etmiyorlardı. Yere düştü ve donmuş olan kuyruğu parçalandı. Her yerde olan alevler onu yuttu. Erimek, Meranın hareket kabiliyetini geri vermemekle birlikte bir anda soğuktan büzülmüş olan tüm hücreleri patlamaya başladı. Geriye parçalanmış bir beden kaldı. Sonuncu Meran, baygınlık halinden çıkmış ve mızrağı elinde dikilmişti. Furkan’ın göğsünde kalacak olan delik izi bu mızrağın işiydi. Yerler, aşırı sıcaktan dolayı camlaşmaya başladı. Karşıdaki Meran, diğerlerine göre daha zayıftı. Sürekli gelen alev dalgalarına dayanmakta güçlük çekiyordu, sabit duramıyordu. Mızrağı erimeye başlamıştı. Hemen elinden attı onu ve ilk ölen arkadaşının baltasını aldı. Şu anda değil saldırmak, hayatta kalması bile imkânsız görünüyordu. Sonunun geldiğini anlamıştı. Başını kaldırdı ve Furkan’a baktı. Bu kadar güçlü olamazdı bir insanoğlu. Klan günlerini ve kardeşlerini düşündü. Alevlerin arasından hala Furkan’ı görüyordu. Kendisi de alevler içerisindeydi ve direnci yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Hala bir saldırı yoktu. Atağa karar verdi Meran ve o anda Furkan asasını yere paralel tutarak ucunu Merana doğrulttu ve omzundan başlayan bir şok dalgası büyüyerek asasının ucuna kadar geldi. Asanın ucundan ayrılırken bir meteoride dönüştü ve Meranın çenesini parçalayarak bedenini Furkan’ın alevlerine açtı.

Ter içinde sırt üstü düşen Furkan, karşısında ona sükûnetle bakan bir çift kızıl gözden başka bir şey göremedi önce. Sonra her şeyi hatırladı. İlk gördüğü Merandan, son öldürdüğü Merana kadar her şeyi… Ve bir anda her şey karardı.