“Bekle!”

Çok geç, artık kayboldu. Kim bilir nereye gitti yine. Sırf şu çocuk yüzünden başlarına gelen belalar yetmedi mi acaba? Acaba ne yaptığını biliyor mu? Bilse iyi olur, yoksa…

Üzerine dönmüş asaları ve kılıçları görünce bir anda irkildi. Furkan’a o kadar kilitlenmişti ki, onun gurubunu fark etmemişti bile. Bu kadar dikkatsiz olduğu için kendi kendine kızdı. Kerem’i yavaşça sırtından indirdi ve yere bıraktı. Tüm gurup dikkatle kendisini süzüyordu. Gurup lideri olduğu belli olan büyücüye tek bir bakış attı ve bir anda tüm asalarla kılıçlar eski yerlerine döndüler.

Uğur gecenin tüm yorgunluğuna rağmen üstad büyücü ile görüşmesini sürdürdü. Üstad büyücünün yüzünde merakla karışık hüzün okunuyordu. Dile kolay, 20 yıllık dostu üstadı savaşçıyı çetecilerle yaptıkları çarpışmada kaybetmişler ve neredeyse tüm gurup kılıçtan geçmişti, üç kişi hariç. Aykut, arkadaşlarının yanına geçmiş yayı ile ilgileniyordu. Biraz da ok alması lazımdı sadağına. Kerem kendinde değildi; ama hayattaydı ve bir tehlike söz konusu değildi, tabi o kadar yüklü bir elektrik saldırısından nasıl canlı çıktığı da merak konusuydu. Uğur çıldıracak gibiydi, herkes ondan bir şeyler saklıyordu.

“Hazırlanın!”

Bu tek ses, tek emir tüm gurubun yaptığı işe odaklanmasına ve hızlanmasına neden oldu. Uğur, tüm yorgunluğuna ve yaşadıklarına rağmen, artık üstad olmanın verdiği sorumluluk ile hareket ediyordu. Yakın olan daha büyük bir savaş, kendinin de kaderini belirleyecekti. Uğur bilmiyordu; ama yakındaki savaş bir gurubun daha kaderini belirleyecekti…

Çeteciler küçük bir hezimet yaşamış olsalar da, geri dönecek ve aslında geriye pek bir şey kalmamış olan gurubun geri kalanını da yok edeceklerdi. Tabi bir de öldürdüklerinden geri kalanları toplamak vardı, o kadar efsun ve taze et… Dev Ana’nın Gözde’si ise öldürdüğü üstadın efsunlarını düşünüyordu. Şu diğer savaşçı acaba onun muskasını ve yüzüğünü almış mıydı? Çok fark etmezdi, o savaşçıyı da doğrayıp ondan alırdı, hem böylesi daha zevkli olurdu: art arda iki üstad öldürmek… Bir Gözde’ye de bu yakışırdı zaten.

Uğur ve üstad büyücü, hazırlığını bitirmiş ve yola çıkmış gurubun başında ilerliyorlardı. Arkalarındaki gurup iyi bir düzene sahip bir şekilde muntazam ilerliyordu peşlerinden. Hepsinin yüzünde bir kararlılık ve intikam ifadesi okunuyordu; ama Uğur’un yorgun bakışları, çok daha fazlasını içeriyordu. Uğur’un kana bulanmış kılıcı ay ışığında parlıyordu. Önlerindeki tepeyi aştıklarında bir savaş daha yapacaklarını hissediyordu. Dudakları vahşi bir tebessüm ile büküldü. Sesleri duymaya başlamıştı bile.

Çeteciler, Gözde’nin önderliğinde az önce katliam yaptıkları çukurluktaydılar. Tüm efsunları ve ölü bedenleri toplamışlardı. Gözde ise üstadın cansız bedenin kontrol etmekteydi, tam tahmin ettiği gibi aradıkları yoktu. Almak çok zevkli olacaktı, tam o sırada elindeki devasa kılıcı kaldırdı ve tam üzerine gelen oku parçaladı. Böylece çetecilerin son savaşı başlamış oldu.

Uğur ve üstad büyücünün önderliğindeki gurup çok hızlıydı, iki üstadın komutasında olmaları da buna etki ediyordu. Tüm sultanlar şifacıların yaptığı element korumaları yüzünden etkisiz kalmışlardı ve Aykut’un önderliğindeki okçular tarafından teker teker düştüler. Çeteci okçular ise büyücülerin buz okları altında son nefeslerini verdiler. Muhafızlar ne yapacaklarına karar verirken, pek çoğu kaçamadan bir kılıca, oka veya büyüye hedef oldu. Çeteciler gafil avlanmışlardı. Hem düzensizdiler, hem de zaferin sarhoşluğunu yaşıyorlardı. Bu, onlar için çok ağır bir bedel oldu. Gurup hiçbir kayıp vermeden tüm çukurluğu temizledi (temizlemekten çok kıydı geçti daha uygun olurdu burada), sadece Gözde kalmıştı.
Uğur ağır adımlarla Gözde’nin önüne geldi. Mide bulandıran o pis kokuyu şimdi daha rahat duyabiliyordu. Gözleri alev alevdi. Gözde ise gülüyordu. Öleceğini bilmesine rağmen hiç aldırmıyormuş gibiydi. “Üstadınnn giiibbi öllecceeksssinn” dedi ve Uğur’un üzerine atladı.

Hamle yapan okçuları ve büyücüleri üstad büyücü bir tek el hareketi ile durdurdu. Bu, Uğur’un savaşıydı, onun bitirmesi lazımdı. Böyle söylemişti Uğur, üstad büyücüyle konuşurken. “Savaşı biz kazansak da, onlar kazanacak olsalar da, Gözde’yi sadece bana bırakın! Onun işini hayatım pahasına bitireceğim” demişti. İntikam, soğuk yenilmesi gereken bir yemek olmasına rağmen, yılların tecrübesini elinde bulunduran Uğur, bazı şeylerin vakitlerinin alışılmışın dışında olduğunu iyi biliyordu. Şimdi de isteği gerçekleşmişti.

İki kaplan gibi birbirlerinin üzerine atıldılar. Her kılıç hamlesinden kıvılcımlar çıkıyordu. Gözde, diğer muhafızlar gibi değildi, özel bir savaş eğitimi aldığı çok belliydi. Üstelik de çok güçlüydü, Uğur’un sol kolunda taşıdığı kalkan yamulmuştu, birkaç darbeden sonra kırılacağı kesindi. Bir “çat” sesi ile sonunda kırıldı ve sol kolunda oluk oluk kanayan derin bir kesik kaldı. Gözde sırıttı ve “ssson yapppacaaaağğğım şşşeyyy oolllssssa billle ssseni öllldüüürrrrecceğğğimmm“ diye hırladı ve Uğur’un bir anlık şaşkınlığını fırsat bilerek sol elindeki hançeri Uğur’un göğsünün sağ tarafına sapladı.

“Aağğhh” diye bir feryat duyuldu Uğur’dan ve hançerin üzerine ilerledi. Hançerin ucu sırtından çıktı. Sol kolu hala kanıyordu. Sağ elindeki kılıcını kaldırdı. Kanlı kılıç ay ışığında bir an parladı ve gözden kayboldu. Tiz bir ıslık sesinden sonra Gözde’nin başı yere yuvarlandı ve bedeni yere yığıldı. Kılıç yine ıslığını çalmış, bir savaş daha zaferle sonuçlanmıştı.

Uğur’un yere yığılmış bedenine bir el uzandı ve patavatsızca hançeri çıkardı. Bir an hançerin işçiliğine göz attıktan sonra karanlığa doğru fırlattı ve elini Uğur’un yarasının üzerine getirdi. Uğur, sanki uzun süre nefesini tutmuşçasına derin bir nefes aldı ve gözlerini açınca Kerem’in ifadesiz yüzünü gördü. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlamasına karşın hiçbir acı ve yorgunluk hissetmiyordu. Kerem ayağa kalktı, Uğur’un gözlerine baktı, gözlerinde yaramaz bir çocuğun başını dertten kurtaran bir babanın ifadesi vardı ve dönüp gitti. Uğur bu bakıştan çok anlam çıkarabilirdi; ama o anki şaşkınlığı yüzünden dikkat edemedi. Kaçıncı defa ölümden dönüyordu? Kırk? Elli? Kerem o anda ayakta olsaydı üstadını da kurtarabilir miydi? İnanmadığı kader, acaba gerçek miydi?

Tüm bu karışıklık ve hüzün içinde, çetecilere karşı ele geçmiş bu üstünlüğü yıllardır Eminönü’nün başına bela olan bu pisliği ortadan kaldırmak için kullanmayacak kadar toy olan çocuk bile yoktu Eminönü’nde. Tüm gurup aynı görüşteydi ve Çetecilerin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladılar ki muhtemelen bu yol onları çetecilerin karargâhına götürecekti. Bir avuç kahraman, bu belayı bitirecekti.

Çok geçmeden ilerledikleri yön ve keskin bir koku, onları hedeflerine taşıdı. Mağaraya yaklaştıklarında bir terslik olduğunu ilk fark eden Uğur oldu. Girişe yaklaştıklarında ise dışarı doğru akan kandan bir dere olduğunu anladılar. İçeride büyük bir savaş olmuştu anlaşılan. Ama kim? Ne zaman? Cevap içerideydi ve hiç duraksamadan içeri girdiler. İçerisi ceset doluydu ve derin bir sessizlik hâkimdi. Bazı köşe başlarında saklanmış veya ölmemiş muhafızların kaçmasına izin vermediler. Mağaranın içi çürümüş et, dışkı ve ter kokuyordu, belki de daha fazlası da vardı; ama birçoğu ancak bu kadarını anlıyordu. Şifacılar ise konuşmak istemiyordu duydukları kokular karşısında.

Merkeze yaklaştıklarını fark ettikleri sırada bir ağlama sesi duymaya başladılar. Dar bir koridordan geçtikleri zaman gördükleri manzara bir an donakalmalarına sebep oldu. Başka bir gurup, başka bir avuç kahraman ve Dev Ana’nın cesedi. Gurup ise parça parça oturmuştu. Bir büyücü kırılmış asasını ellerine tutuyor ve sırtını duvara yaslamıştı. Bir şifacı da yerdeki birinin başında gözyaşı döküyordu “kurtaramadım” diyerek. Uğur, gayri ihtiyarî yerdeki bedenin yanına gitti ve tanıdı: yerde yaran İmblock idi. “Neden bu takma ismi kullanıyorsun” diye geçirdi aklından. İki dostu kaybedemezdi bir günde dayanamazdı; ama şimdiye kadar kaç kişiyi geride bırakmıştı…

İmblock elinde bir şey tutuyordu sıkıca. Uğur yanına yaklaştığında bunun bir kılıç kını olduğunu gördü. Üzerinde eski Türkçe harflerle bir şey yazıyordu “innâ fetahnâ…”. Birden İmblock kıpırdadı ve Uğur yerinde sıçradı. Korkudan değildi, biliyordu; ama yine de sıçramıştı.

Durumun ne olduğunu düşündü Uğur. Başka bir gurup, muhtemelen İmblock’un liderliğinde, çetecilerin sonunu getirmek üzere buraya gönderilmişti. Ne şans ki (yoksa kader mi demeliyim diye düşündü Uğur), çetecilerin büyük bir kısmı Gözde’nin önderliğinde kendi gurubuna saldırmış ve buradaki gurup da kesin intihar demek olan görevi tamamlamıştı, bir ayrıntı farkıyla: İmblock yerde can çekişiyordu ve şifacılar bir şey yapamıyordu.
Uğur İmblcok’u iyice inceledi. Elinde bir kılıç tutuyordu; ama usta bir gözden kaçmayacak bir şey vardı, kılıcın işçiliği çok farklıydı. Ayrıca kılıfın üzerindeki yazı gibi bir yazı da taşıyordu. Uğur yazılanları hem tam okuyamamış hem de anlayamamıştı. Kılıcı incelemek ve İmblock’u bir nebze rahatlatmak için eline uzandı ve kılcı almaya çalıştı. İmblock’un kolu beklenmedik bir şekilde kasıldı ve kılıcın kabzasını sert bir şekilde kavradı. Tam bu sırada Uğur’un gözüne pembe bir parıltı ilişti. İmblock’un boynundan geliyordu. Uğur hiç düşünmeden elini uzattı, İmblock direnir gibi olsa da zinciri çekti kopardı.

Ufak bir ışık çakması oldu ve İmblock’un hemen yanındaki şifacılardan bir hayret nidası yükseldi. İmblock gözlerini açtı ve Uğur’u gördü. Uğur ne yapacağını düşündü ve gülümseyerek elini uzattı, “yatmaya vakit yok, işini bitiren kahraman evine dönmeli” dedi. İmblock gülümsedi ve doğrulmaya çalıştı ve ağzından kan gelmeye başladı. Şifacılar sanki bunu bekliyormuş gibi bir anda etrafını sardılar. Uğur, Kerem’i aradı ama göremedi. Savaşçının dostu savaşçıydı, şifacı ve büyücü gibi ruhsal büyülerde usta olanlarla iş yapılmazdı. Bu düşünceler içinde hala İmblock’un boynundan aldığı pembe ışıklı şeyin elinde olduğunu hatırladı ve bir anda başı döndü ve sonra her şey karardı.