Don’t Be Afraid of the Dark


Geçtiğimiz aylar boyunca gerilimini hissedebildiğim yeni çıkan korku/gerilim filmlerinden birkaç tane sayacak olsam sadece Insidious’ı sayabilirdim. O da, korkudan ziyade başarılı bulduğum gerilim atmosferi ve birkaç ‘jump scare’ dediğimiz ani korku sahnesi ile topluyordu. Onun dışında yeni yapımlarda korku adına bir şeyler bulabilmek imkânsız. Kaldı ki içerisinde sözde aşk hikâyelerinden, boş aksiyondan veya çıplaklıktan ibaret olmayan film bulabilmek imkânsızlaşıyor ya, o da ayrı konu.

Don’t Be Afraid of the Dark (Karanlıktan Korkma), aslında bir 2010 filmi; ama nedense(!) film Türkiye’de önümüzdeki ay gösterime girecek. Tabi ben o kadar bekler miyim HD versiyonu çıktıktan sonra?
Orjinali 73 yapımı aynı isimli TV filmine dayanan film, Guillermo del Toro’nun senarist ve prodüktör olarak yer alması ile oluşan bir yeniden çekim (remake). İşin içinde Del Toro, yıllar yıllar önce Pan’ın Labirenti ve Şeytanın Bel Kemiği ile içimden bir şey çalmış olan bu adam, olunca doğrudan listeme almıştım zaten.

Del Toro’yu en son Yetimhane (Orphanage) filmi ile görmüş; oldukça başarısız olan filmden sonra iyi bir geri dönüş yapmasını beklemiştim. Beklediğime fazlasıyla değdi. Çünkü film Del Toro’nun önceki filmleri kadar atmosferik, bir o kadar da gerilim dolu. İşin en önemli noktası ise, Orphanage filminde diğer varlıkların iyi niyetli olduklarını daha filmin ortalarına gelmeden öğrendiğimiz için kaybolan korku atmosferi, bu filmde diğer varlıkların kötü niyetli olduklarını daha filmin ilk sahnesinde görmemiz ile başlıyor, ve daha ne kadar kötüleşebildiklerini gördükçe de gerilimi doruğa taşıyor. Kısacası, olmuş.

Yönetmenimiz Troy Nixey. Tanımıyoruz, çünkü bir bakacak olursak, bu film kendisinin ilk uzun metrajlı filmi oluyor. Dolayısıyla arkasına Del Toro’yu almış olması iyi seçim. Oyunculuklar konusundaysa, küçük kızımız bügünün oyuncularına resmen taş çıkartıyor. Bag of Bones‘ta da aynı meseleden dem vurmuştum. Bu defa kızımız 1999 doğumlu; ama oyunculuk öyle ki, ‘yeni bir Natalie Portman mı yetişiyor?’ (bkz. Léon) gibi sorular kafamda canlanmadı değil. Filmi tek başına almış götürmüş. Zaten korku sahnelerinin hepsini tek başına sırtlamış.

Filmin hikâyesi kısaca şöyle: Diş perisi olarak bildiğimiz varlıklar aslında kötü ve karanlık varlıklardır. İstedikleri şeyin de çocuk dişleri olduğunu pek belirtmeye gerek yok sanırım. Bu varlıklar istediklerini almak için, annesi ve babası ayrı olan Sally’nin yalnızlığından, babasının onunla ilgilenmeyişinden faydalanacaklar; ve yollarına çıkan herkese bunun bedelini ödetmek için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklardır. İstedikleri tek şey de diş değildir üstelik.

Del Toro tarzına alışık olmayan genç bünyelerde etkisinin iyi olmayabileceğini, hatta beğenmeyenlerin bile çıkabileceğini tahmin ettiğim film, benim gibi adamı hatmetmiş kişiler için son yılların en kaliteli korku filmleri arasında yerini alacaktır.

Hazır yeri gelmişken, Del Toro’nun yıllardan beri savaşını verdiği “Deliliğin Dağlarında” (In the Mountains of Madness) filminin çekimlerine başlanmamış, hatta geçtiğimiz Mart ayında iptal olduğuna dağir söylentiler çıkmıştı. Umarım Del Toro bu savaştan galip ayrılır ve bize ömrümüzün geri kalanında bir daha akıl sağlığımızı toplayamayacağımız kaliteli bir Lovecraft korkusu verir.
Lovecraft korkusu demişken, Del Toro’nun InSane oyununa ne oldu yahu?


Yorum yok

Bir yorum yazın


Henüz kimse fikrini belirtmemiş.

Leave a Reply