Tanshaydar'ın Mekânı

Blog İstatistikleri

  • 246.152 tıklama
Başka bir şey yok
Kategori: Bilgisayar Oyunları, Müzik

Emre Yücelen – Masal – İstanbul Kıyamet Vakti

Geçenlerde bilgisayarımda temizlik yapar, iç içe klasörleri aktarıp gerekli dosyaları daha güncel sürücüme taşırken SSD olmayan diskimin içinde eski bir masaüstü klasörü yedeği buldum. Klasörün içinde İstanbul Kıyamet Vakti oynadığım zamanlardan kalma dinlediğim birkaç parça da mp3 formatında mevcuttu.

Masal.mp3 dosyasına çift tıkladığım anda 2007’ye geri döndüm… Zannedersem blogta bir de nostalji adı altında bir kategori açmam gerekecek.


Zaten zamanında Seçme İstanbul Kıyamet Vakti Müzikleri diye de bir yazı yazmışım zamanında (ilgilenenlere not, bağlantıları güncelledim). Bunu da bu yazıyı önizleme içinde okurken ilgili kısmında gördüm. Unutmuşum…

Emre Yücelen’in kendisi ile bizzat tanışmadım hiç. Diğer albümlerini ve şarkılarını da çok dinlediğimi söyleyemem (kendisinin Spotify sayfası mevcut, Kelebek albümü de gayet hoştur, tavsiye ederim.); ama İstanbul Kıyamet Vakti için yaptığı çalışma kesinlikle benim gözümde bir Akira Yamaoka seviyesindedir. “Oha lan o kadar da değil” diyenleri daha yazıyı yazarken duydum. Arkadaşlar sakin, sebebini açıklayacağım.

Şimdi, seçme müzikler ile ilgili yazımda zaten müzikleri paylaşıp hangileri benim özel tavsiyem diye yazmışım. Ama tüm o müziklerin arasında en favorin hangisi diye soracak olursanız, Masal derdim. Neden mi?

Sene 2007, Bilkent hazırlığı bitirmişim. Yaz tatili için evdeyim. İkinci dönem zaten HP Pavilion almışım, laptop var elimde. Babama yardımcı olmaya, onunla beraber işe gitmeye başladım o dönemler. Babamın bana ihtiyacı olduğundan değil, hem evde boş durmayayım, vakit geçireyim, hem de biraz ağır iş göreyim ki burnum sürtsün. Fiziksel olarak çok yoruluyordum. Sabah 6’da kalkıp 7’de iş başı yapıp akşam 6’ya doğru eve gelip, duş aldıktan sonra çöküyordum ilk günler. Birkaç gün sonra adapte olup akşamları da bir 3 saat kadar ayakta kalabilir hâle gelince, oyun oynamak istedim. Ama öyle sıradan bir oyun değil, seviye atlamalı, yetenek puanı vermeli, okçulu büyücülü bir oyun (Dungeon Siege 2’yi bugün kurup yine oynarım var ya) istiyordum. O aralar da yerli oyun olarak adını duyduğum İstanbul Kıyamet Vakti’ni deneme kararı aldım ve indirdim.

Yaz akşamı, hava sıcak, oyun betadan çıkalı birkaç ay olmuş oyuncu sayısı toplam 4 sunucuda 10 bini bulmamış… Ben level 1 büyücü karakterimle Eminönü sokaklarında geziyorum. Ortalıkta birkaç tane 29 seviye savaşçı var (o zamanlar oyun maksimum 29 seviyeydi), oyunu çok iyi bilenler zaten kısıtlı kaynakların başına üşüşmüş, kaynağın yenilenmesini bekliyor. Hâliyle benim gibi yeni, acemi, kısaca n00b oyuncuya yardım edecek, benimle muhabbet edecek pek kimse yok. Ben de Eminönü Cami avlusunda görev alıp gidiyorum seviye atlarım ümidiyle.

Özellikle Eminönü Cami ile Antrepo arkasındaki depo arasındaki yolda fare avlıyorum, daha ileride de kertenkeleler var. Oyunun o dönemki grafikleri ve oynanışı ne kadar dandik olsa da, bugünkü hâlinde olmayan bir şey mevcuttu: ruh.

İşte o ruh beni kavramıştı, ben de Eminönü sokaklarında büyücü olmayı öğrenmeye çalışan yeniyetme bir gençtim (2007’de 20 yaşına bile girmemiştim). O bölgede koştururken ben Emre Yücelen’in Masal parçası oyun müziği olarak çalardı, ve öyle güzel giriş yapardı ki müziğin başladığını ancak vokal kısımlar geldiğinde fark ederdim. Bazen hiç fark etmezdim.

İşten gelmiş, yorgun, yaz tatili akşamını odamda geçiren birisi olarak o tehlikli Eminönü yollarında tek başıma koşturup oyunu kavramaya çalıştığım anda Masal parçası beni o atmosferin içine öyle alırdı ki, saatin gece yarısını vurduğunu fark etmezdim bile. 29 seviye olup Fare Adamlara kafa tutacağım, hatta belki de Kurt Adam avlayacağım anları hayal eder, yetenekleri açabileceğim seviyeleri yakalayabilmek için habire İri Fare keserdim.

Müziğin çaldığı sokakta kaç gün geçirdim artık hatırlamam mümkün değil; ama Eminönü modellemesi o kadar güzeldi ki, o sokaktaki boş evleri, üzerine tahta çakılmış kapı ve pencereleri, kısacası kıyamet sonrası terkedilmişliği iliklerime kadar hissederdim. Zannedersem Meteor Hikâyeleri‘ni yazarken de öyle bir ruh hali içindeydim ki Eminönü’nde Yaşamak isimli hikâyeyi hâlen açıp okuduğumda içindeki ruhu hissedebiliyorum. 10 yıl olmuş.

Neden Akira Yamaoka seviyesinde dediğimi şimdi anlatabilirim sanırım. 10 yıldan fazla olmasına rağmen, bugün müziği açtığımda o günkü duygular beni tekrar sarıyor, kendimi yine büyük hedeflere ulaşmaya çalışan, biraz korkan, biraz çekingen, ama kararlı kişi gibi hissediyorum. Hatta oyunu yeniden yükleyesim bile geliyor bazen. Tabii olacağından değil, İstanbul Kıyamet Vakti ile tek alâkam, ara ara açıp müziklerini dinlemem olacaktır. Keşke bu müzikleri Spotify’a da koysalar.

Teşekkürler Emre Yücelen, güzel müziklerin yıllara dayanmış. Umarım bir gün kendi oyun projelerimde senin o güzel tınılarını duymam mümkün olur.

Söz uçar yazı kalır