Tanshaydar'ın Mekânı
SOSYAL:
Kategori: Anime, Beyazperde

Kimi no Na wa – Your Name – Senin Adın

Neredeydim? Ne yapıyordum? Motivasyonumu nasıl kaybettim? Neden yazmadım? Neden biber olmak istedim?
Hepsini anlatacağım, her şey sırayla.

Ama önce bu yazının nasıl başladığını anlatmam gerek.

Her şey bu mesajla başladı.

Hayır, daha geriye gitmem gerek. Her şey umutlanıp, tüm umutlarımın dağılması ile başladı. Kendimi toplayabilmek ve zekatımı verebilmek için 2017 Linux Yaz Kampına gittim. Orada mesajda adı geçen Hakan ile tanıştım. Kamp ile ilgili ayriyetten bir yazı yazmak var aklımda, o yüzden uzatmıyorum. Kamp sonrasında bende misafir olarak kalacaktı, bu kalışın ikinci haftasında ise blogta yorumlarını görmüş olabileceğiniz OrtamkaoS, yani Oğuz geldi.
Peki ben ne durumdaydım?

Ben kendimi toplamıştım, motivasyonum yerindeydi, tekrardan projelerin üzerine yoğunlaşmaya hazır, üretmeye istekli, gelişmeye açıktım. Tabi 4 günlük kamp, bunları sapasağlam yerine oturtan bir tecrübe değil, iskambil kâğıtlarından kaleymiş, bunu acı bir şekilde gördüm. İyi niyet bazen daha yıkıcı olabiliyor. Ve bu mesaj geldiğinde bağlantıyı açtım. Bir anda anılar hücum etti.

Hayır, daha da geriye gitmem gerek… Memento’ya döndük iyice.

Byousoku 5 Centimeter (5 centimeters per second) izledikten sonra kendimi nasıl bir boşlukta hissettim, nasıl bir depresyon kapımı çaldı anlatamam. Aslında anlatabilirim; ama istemiyorum. Bu konuda zaten daha önce Kotonoha no Niwa üzerine yazmıştım. Aklı olan Makoto Shinkai filmlerinden uzak dursun. Miyazaki filmleri ne kadar insanın içini ısıtan, neşelendiren, huzur veren filmlerse; Shinkai filmleri de bir o kadar insanın içini karartan, depresyona sokan, huzur kaçıran filmler.

Çünkü gerçeği tüm çıplaklığıyla yüzünüze vuruyor.

İşte tam bu sebepten dolayı 2016 Ağustos’unda gösterime giren, altı aydan uzun süredir SD kalitedeki versiyonu internette dolaşan, ve bu sene Temmuz ayında da blu-ray dağıtımı çıkan filmi izlemekten öyle kaçtım, öyle kaçtım ki, varlığını bile unuttum. Yine de, hayatta kaçtığımız şeyler bizi öyle zamansız ve enteresan şekillerde yakalıyor ki, bazen ecnebilerin “go with the flow” dedikleri olayları akışına bırakma dışında yapabilecek bir şey olmuyor.

Sizler de bilirsiniz, sakınan göze çöp batar.

Bir daha bir araya gelmesi pek mümkün olmayan 4 kişi, Başka Film film festivali kapsamında Ankara’da sadece Büyülü Fener‘de gösterime girecek filme gitme kararı aldık.
Arkadaş, şansa bak ya. Sen to Chihiro no Kamikakushi (Spirited Away / Ruhların Kaçışı) yerine yine iç karartıcı bir Shinkai filmi izleyeceğim dev perdede. Ama madem kaçış bitti, artık ecnebilerin moment of truth dediği o kırılma anına geldik, o zaman en güzel şekilde gitmek gerekiyor, değil mi?

Öyle de oldu.

Oğuz sağolsun, Shinkai’nin önceki filmleri gibi olmadığını söylemişti. Yani, yine iki liseli ergenin hayatını izleyecekmişsiniz izlenimi verip ağzınızı yüzünüzü dağıtmıyor. Ama benim şüphelerim vardı yine de, ve tüm film boyunca diken üstündeydim.

Fragmanı izleyebilirsiniz, Türkçe altyazı seçeneği var. Japoncası da pek ağır değil.

Bu defa görseller bir Kotonoha no Niwa ayarında değil, ama cidden emek verilmiş ayrıntılar ve efektler hakikaten dev perdede izlenince bir başka oluyormuş. Haftalık sosyallik kotamı bu tarz festivallerde harcasam sanırım daha iyi olacak. Öhöm. Konuya dönelim.

Bu defa hakkını vermek lazım, film baya güzeldi. Konusu neydi kısımlarımı geçiyorum, zira fragman hem konuyu hem ilerleyişi gayet iyi şekilde veriyor. Benim bunun üzerine ekleyeceğim tek şey, biraz spoiler kapsamında olmakla beraber, izlenmeden önce kesinlikle bilinmesi gereken bir şey: film sonunda yine bir 7-8 dakika süründürüyor.

Ha, nasıl süründürüyor? Şöyle, önceki Shinkai filmlerinde olduğu gibi, karakterlerin birbirini görüp görmeyecekleri, gördüklerinde birbirlerini tanıyıp tanımayacakları, tanısalar da birbirlerine nasıl davranacakları sorusu kafaları kurcalarken hem böyle uzaklara dalmış bakan karakterleri depresif bir müzik eşliğinde izliyorsunuz. “Ha oldu ha olacak” derken bir beş dakka resmen süründürüyor sizi. Genelde de bir yere varmıyor, filmdeki ana karakter gibi boşlukta kalıyor, hayatınıza amaçsız bir şekilde devam ediyorsunuz. Burada da yine 10 dakikaya yakın bir süründürme mevcut. Artık “yahu bitir de nasıl bitireceksen bitir, süründürmeyi bırak!” diye çığlık atasınız geliyor. Ya da, en azından benim geldi.

En sonunda bittiğinde ise birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra verdiğim tek tepki, “Makoto Shinkai, Allah senin belanı vermesin.” oldu. Depresyona girmek istiyor olsam kendi hayatıma devam ederim, böyle şeylere ihtiyacım yok.

Şimdi, Kotonoha no Niwa kadar iyi değil demiştik görseller; ama bu iyi olmadığı anlamına gelmiyor. Eğer karşılaştırmalı bir görsel şölen yaşamak isterseniz sizi şöyle alalım.

Bir kısım incelemede “bu modern dönemin Ruhların Kaçışı olmuş” gibi absürt, uçuk güzellemeler yapılmış. Hiçbir film, dizi, anime, oyun, kitap vs. Ruhların Kaçışı’nın yerini tutamaz, yerini alamaz, kendi döneminin temsilcisi olamaz. Kimi no Na Wa her ne kadar güzel bitse, içinde tatlı sahneler barındırsa, iyi müzikler ve karakter gelişimi sunsa da, nirvanaya yaklaşmıyor. Hele hele Göl Evi ve Boku dake ga Inai Machi esintileri hem tatlı hem de biraz çakma geliyor. Tabii bu dediğim yanlış anlaşılmasın, sunuş gayet orijinal.

Velhasılıkelam, festival hâlen devam ederken, Ankara içerisindeyseniz ve arada bir kaliteli anime / anime filmleri izliyorsanız, beyaz perdede depresyonun eşiğine götürüp geri getirecek bir yapım Kimi no Na Wa. Ki tahminimce izleyecek olan herkes zaten blu-ray dağıtımı ile birlikte izlemiştir.

Böylece bu yazı ile aylar süren sessizliğimi bozmuş (Silence is Broken), hem sitenin temasını da güncellemiş, hem de biraz kendimi toparlamış oluyorum. Yazıyı yazmaya başlarken atarlı giderli, sinirli, öfkeli, hüzünlü, ve depresif iken yazdıkça aslında bu anı benim için oldukça tatlı olmuş, onu fark ettim. 10 yıl oldu neredeyse; ama dönüp dolaşıp Devartoi’nin sözüne geliyorum ya, bazen hiç ilerlememişim gibi geliyor, bazen de tatminkâr bir gülümseme hâlini alıyor.

Bir ya da iki kişi, birileri bu oyunu anlayarak oynayacak ve belki hayatları değişecek. Bazen okuduğumuz bir kitap, izlediğimiz bir film, oynadığımız bir oyun hayatımızı değiştirir. Ben yola bu düşünceyle çıktım, ve yolculuğumu tamamladım.

Ben yola hangi düşünceyle çıktığımı unutmuş, yolda kaybolmuştum gibi geliyor bana şu anda. Yine de filmin son on dakikasındaki sürünceme kısmının ağırlığı, hangi sonun geleceğinin önüne geçtiğinde, sonuçlara değil de süreçlere odaklanmam gerektiğini hatırlattı bana. O yüzden en azından kısa vadede blog yazılarıma, uzun vadede de yapmak istediğim her şeye geri dönüyorum.

4 comments
  1. Çok güzel bi yazı abi eline sağlık. Kimi no Na wa’yı izlemiştim 1-2 hafta önce. Yazıda adı geçen diğer movie’leri de ekledim listeme eğer sen beğendiysen kesin güzeldir onun için de teşekkür ederim.

    Omer on Eylül 13 | Cevapla
    • Teşekkürler 🙂
      Yazıda geçen diğer filmleri beğenirsen eğer şurada yüksek puan verdiğim diğer filmlere de bakabilirsin: https://myanimelist.net/profile/Tanshaydar

      Mesela Ookami Kodomo no Ame to Yuki de efsane filmdir, Shinkai filmlerinin aksine de baya iç ısıtır.

      Tanshaydar on Eylül 13 |
  2. Hoş geldin reis. Garip bi şekilde ben de yola o düşünceyle çıkmıştım ve bu yazının sonunda görünce bi kez daha senin yanına çalışmayı aşırı istedim. Umarım bi gün beraber oyun geliştiririz, ben de sana yardım ederim. Bolca yazılarını merakla bekliyoruz.

    timucinemresen on Eylül 17 | Cevapla
    • İnşallah bir gün denk getiririz. O zamana kadar çalışmaya devam.

      Tanshaydar on Eylül 20 |

Söz uçar yazı kalır