Uçurtma Avcısı – The Kite Runner

Ucurtma-AvcisiBir ders için izleyip üzerine bir eleştiri yazısı yazmam gereken Uçurtma Avcısı, bence eleştiriden fazlasını hakediyor. Zaten aslında bir romandan beyazperdeye aktarılmış olan film, Güneşi Gördüm‘ün daha iyi oyunculuklar ve daha oturaklı haliyle çekilmiş versiyonu gibi görülebilir (mi?) desem pek doğru olmaz, ama teşbihde mübalâ yoktur derler. Her neyse…

Birçok insanın hayali olan “kendi yazdığı kitabı basılı olarak görmeyi” yaşadıktan sonra eski bir aile dostundan gelen telefon ile tüm eski anılar Emir(Âmir)’in zaten hiç terketmedikleri zihnine akın eder. Marc Forster gibi tanınmış ve kendini kanıtlamış bir yönetmenin filmi olan The Kite Runner (Uçurtma Avcısı), aslında bir romandan beyazperdeye aktarılmış.

Bunu da aynı kahramanın farklı zaman dilimlerinde ve farklı yerlerdeki fiziksel ve zihinsel değişiminden aldığımız romanımsı tatla, bilmesek bile az çok çıkarabiliyoruz. Eski Afganistan’da uçurtma yarışı yapan çocukların döneminde geçen Emir ve Hasan’ın arakadaşlığı görülmeye değerdir. Emir’in babasının kalfasının oğlu olan Hasan ile arkadaşlığı bir uçurtma yarışması sonrasında, Hasan’ın yaşadığı trajik olaydan sonra Emir’in ona sırtını dönmesiyle sona erer. Hasan, babası ile birlikte evden ayrılır, sonrasında Rusya’nın Afganistan’ı işgali ile Emir ve babası Amerika’ya göç etmek zorunda kalır. Burada da çocukluğundan beri sevdası olan yazma ile haşir neşir olmaya devam eder ve günün birinde sevdiği kız ile evlenerek başarılı bir yazar olur. Sonrasında ise eski bir aile dostundan gelen telefon ile yıllar önce sırtını döndüğü arkadaşının artık öksüz ve yetim olan oğlunu kurtarmaya koyulur. Binbir güçlük ve hayati tehlikeyle çocuğu kurtarır, Amerika’ya geri döner, ve çocukluğunda Hasan’ın ona söylediği bir söz olan “senin için tüm uçurtmaları toplarım” sözünü aynen Hasan’ın oğluna da söyler ve film orada biter.

Film, sinema kalitesi, oyunculuklar, karografi gibi açılardan ortalamanın üzerinde notlar almayı başarmış. Ama, bundan daha ötede, karakterlerin kişilikleri ve olay örgüsü birçok konu, kurum ve olaya göndermede bulunuyor. Baş karakter Emir, doğumu sırasında annesinin ölümünden kendini sorumlu tutmakta olan ve bunun üzerine de babasının karizması ve zekâsı altında da ezilen bir çocuk. İçe dönük, pek sosyal olmayan; ama bu içe dönüklüğü de içte geniş bir hayal dünyası oluşturan bir çocuk Emir. En iyi, hatta tek arkadaşı olan Hasan, kalfasının oğlu olmasına rağmen aralarına maddi bir durum girmiyor. Fakat mahalle çocukları bu konuda onları rahat bırakmıyor -ki onlara göre Hasan Emir’in arkadaşı değil, sadece uşağı- ve sonunda Hasan’ın başına gelen kötü olaya tanık olan Emir’in hiçbir şey yapamayıp yine hiçbir şey olmamış gibi davranması, üstüne üstlük de Hasan’ın da yine bir şey olmamış gibi davranma çabaları Emir’i derinden etkiliyor ve bu suçluluk duygusu onu ömrü boyunca takip ediyor. Filmin geri kalanı da zaten bu suçluluk duygusundan kurtulma çabasını anlatıyor. Bu olay örgüsü, bana çocukluğumda okuduğum Ömer Seyfettin’in Kaşağı hikâyesini, ve yine uzun süre önce izlediğim Mistic River (Gizemli Nehir) filmini hatırlattı.

Emir, yazmayı seven bir çocuk. Bir aile dostu, bir hikâyesini okuyarak çok beğendiğini, yazmaya devam etmesi gerektiğini söyleyince Emir, babasından alamadığı desteği amcası yerine koyduğu kişiden alıyor. Filmin ilerleyen kısımlarında Emir’in üniversiteden mezun olduğu zaman babasının halen yazmasına karşı çıktığını -doktor olmasını istediğini- söylediğini; ama aralarındaki buzların da artık bir nebze çözüldüğü -ki memleketten uzak olmak onları birbirine yaklaştırmış gibi-, bir baba-oğul ilişkisi yaşamaya başladıkları görüyoruz. Emir’in babası öldüğünde, artık aralarında hiçbir soğukluk kalmamış, bir baba ile oğlu arasında olabilecek en sıcak ilişkiyi yaşamış oldukları da izleyiciyi Emir’in babasıyla veya babası tarafından gelen bir sorununun olmadığına ikna ediyor.

Filmin ikinci bölümü, yani Emir’in Hasan’ın oğlunu almaya gidişi, ki asıl sorun burada. Emir, halen içindeki suçluluk duygusundan kaçma çabasıyla, eski aile dostunu görmeye gittiğinde Hasan hakkında duyduklarını aslında duymak istemiyor. Ve asıl ağır darbeyi, Hasan’ın aslında kendi öz kardeşi olduğunu öğrenmesi ile alıyor. Burada Emir’in bu darbeyi almasa, suçluluk duygusunu hayatının sonuna kadar kendisiyle birlikte götüreceğini, bununla yüzleşecek gücü kendisinde bulamayacağını düşünüyorum. Ama bu noktada, Emir bu duyguyla yüzleşmeye, ve en azından bu duygudan kurtularak dostuna ve kardeşine son bir iyilik, en azından ödenmesi bir kefaret olarak oğlunu kurtarmaya gitmeye karar veriyor. Burada ilginç olan nokta, Emir’i yazmaya teşvik eden, yani hayatının amacına yönlendiren kişiyle, onu suçluluk duygusundan kurtarmaya yönlendiren, bu konuda kapıyı aralayan kişi aynı. Emir’in hayatındaki belki deen önemli iki mihenk taşını bu adam dikiyor. Yalnız madalyonun karanlık tarafına gelecek olursak, Emir iyi değil kötü karakteri oynuyor denilebilir. Eski Türk filmlerinin tipik şımarık zengin çocuğu tiplemesi ile neredeyse aynı kalıpta olması, hayatı boyunca hiçbir kefaret ödemek zorunda kalmaması, iyi bir eğitim alması, Rusya işgalinden ve Taliban rejiminden uzakta rahat yaşaması, sevdiği kızla evlenip başarılı bir yazar olması, babası tarafından gelen ve üzerine hiçbir çaba harcamadığı sosyal statüsü; ve tüm bunların üzerine yine de kardeşinin oğlunu kurtarmaya gitmemekte direnmesi izleyicide Emir’e karşı nefret uyandıracak derecede bir tezat oluşmasına neden oluyor.

Diğer yandan Hasan, senaryoda çok yer tutmamasına rağmen, Emir’e karşı öyle karşılıksız bir sevgi besliyor ki, ancak masallarda olur. Emir’i koruyup kollayan, hiçbir arkadaşı olmamasına rağmen ona bir arkadaştan bile daha yakın olan -belki de kan çekiyordu- bir çocuk Hasan. Uğradığı trajediden sonra bile halen durumu kurtarmaya, Emir’i neşelendirmeye çalışıyor. Emir’in attığı iftiraya da boyun eğiyor, kabul edip ben yaptım diyor. Yıllar sonra da, ekmeğini yediği evi hayatı pahasına koruyor. Ne alıyor bu kadar sevginin ve vefanın karşılığında? İhanet, kaybedilen bir çocukluk ve kaybedilen bir yaşam. Aslında Hasan’ın hikâyesi, “iyilik yapan iyilik bulur” şeklinde günümüz dünya düzenine fazlasıyla ters düşen iyimser yaklaşımı tekrar düşünmemize neden olacak türden.

Filmin kişisel dünyalardan ziyade, politik ve sosyolojik noktalara da değinmesi görülmeye değer. Amerikan yapımı bir film olmasından dolayı Afganistan’da mutsuz, Amerika’da mutlu olan bir baş karakterin olması; Amerika’yı cennet, Afganistan’ı cehennem gibi göstermesini artık yadırgamayacağım bile. Lakin Rusya işgalinin üzerinde fazla durulmaması, onun yerine daha çok Taliban rejiminin karanlık yönlerinin gösterilmesi de çeşitli yorumlara açık olması muhtemel bir konu. Emir’in babasının Ruslara karşı tarifsiz bir nefret içerisinde olması, kendisini muayene eden bir doktorun Rus asıllı olması üzerine onu itmesi, günümüzdeki bazı meselelere ilginç göndermelerde bulunuyor. Rus işgalinden sorna gelen Taliban rejimine ise hiç değinmeyeceğim bile…

Senaryo, sırf belli konuların üzerine eğilmesiyle değil, ufak ufak incilerilye de göz kamaştırmayı beceriyor. “Çocuklar boyama kitabı değildir, onları istediğin renge boyayamazsın” sözü ebeveyn – çocuk ilişkisini; “Mollalar ruhumuzu şeytana sattığımız söylüyor, Ruslarsa ruhumuzun olmadığını” sözüyse iki aşırı kutbun çatışmasını irdeliyor. “Tek günah vardır, o da hırsızlıktır; diğer tüm günahlar ise onun türevleridir. Bir adamı öldürürsen bir hayat çalarsın. Karısının onun üzerindeki hakkını, çocuklarının babaları üzerindeki hakkını da. Yalan söylersen birinin doğruluk üzerindeki hakkını çalarsın. Hırsızlıktan daha tiksindirici bir şey yoktur.” sözü ise filmde en beğendiğim kelam oldu. Özellikle de söylendiği sahne ile aslı öğrenmek, ona ulaşmak varken teferruat ile vakit kaybeden, ayrıntılara takılarak gerçek olana ulaşmayı unutan günümüz insanına; önümüze sürekli detayları sürerek işin özünü kavramamızı engelleyen durumlara büyük bir eleştiri oluyor. Ve bu tür sözler filme öyle iyi yedirilmiş ki, gayet yerlerinde görünüyorlar.

Her şey bir kenara; yıllardır bize verilen sevgi temasını ezber bozacak şekilde yeniden yazıyor film. Hani seviyorum deyip de faaliyete gelince susmak, öylece kalmak değil de; karşıdakini imkânsızı mümkün kıldırmaya çalışacak kadar çok sevmenin yanında, karşıdakinin de mümkün olmayanı istemeyeceğini bilmek var.
– Senin için çamur bile yerim.
- Yapar mısın gerçekten?
- Neyi?
- Benim için çamur yer misin?
- Böyle bir şeyi ister misin ki?
- Hayır, neden isteyeyim ki?

Daha ne denilebilir ki?..


3 Responses

Bir yorum yazın


  • Polat on

    Gerçekten çok güzel bir eleştiri özet olmuş benimde film hakkında kompozisyon ödevim vardı ve araştırma yaparken senin blogunla karşılaştım filmi hatırlamak için okudum ve okuduğum her cümlede filmi tekrar izledim gibi oldu… Teşekkürler…


  • Tanshaydar on

    Rica ederim.
    Umarım film hakkındaki kompozisyon ödevine yardımcı olur. Benim de film eleştiri ödevimdi bu yazı.
    Kaç aldığımı bilmiyorum tabi 😀


Leave a Reply