Tanshaydar'ın Mekânı

Blog İstatistikleri

  • 332.332 tıklama
Başka bir şey yok
Kategori: Anime, Beyazperde, Bilgisayar Oyunları

Castlevania Üzerine [Netflix]

Öncelikle bu yazıyı yazmam konusunda beni ittiren Eren kardeşimize teşekkür ediyorum. Askerden geldikten sonra uzak kaldığım dijital ortama karşı yaşadığım detoksu bırakamadığım için biraz mağarada yaşamaya karar vermiştim. Sonrasında zaten her zaman olduğu gibi tüm hayatım yokuş aşağı gitti. Tabii bu arada, Netflix’te 2 sezonu olan Castlevania‘nın 3. sezonunun onaylandığından bile haberim yoktu.

Çok daha önceden yazdığım ve üzerinden bir yıldan fazla geçen gelecek planları yazısında bahsettiğim bazı durumlardan bazıları rayına bazıları da bana girerken, sahalara dönüşle alâkalı olarak dış uzayın boşluğuna atılmış bir benlik duygusuyla beraber hiç yazasım yoktu. Hiçbir şey yapasım yoktu. Hâlen yok. Neyse, bunlar başka meseleler. Şimdi, Castlevania hakkında konuşalım. Eğer ki zaten daha önceden oyunları oynamışsanız, şu müzik listesi ile başlayalım:

Castlevania’yı ne öyle çıktığından beri takip eden, ne de öyle her oyununu inciğine cinciğine kadar bilen biriyim. Benim için bir Silent Hill değil (hoş, onu da çıktığı andan beri takip etmediğim bilinen bir gerçek.)

Nintendo’dan konsolu olan bir insan da değilim. Çocukluğumda Micro Genius ile büyüdüğüm doğru; hatta ailemin evinde durur o siyah Micro Genius’um ve hâlen işlevsel hâldedir. Lâkin sözgelimi bir DS sahibi olamadım hiç; ödünç veren arkadaşlar da çok çabuk geri istemişlerdi ki, ben birden fazla oyunu deneyememiştim.

Tam hatırlamıyorum; ama zannedersem 2009 yazıydı. Çok sevdiğim telefonum Nokia 6300 için elimdeki Java oyunları deniyordum. Hatta şimdi bu yazıyı yazarken hatırladım, PES 2009 için de bir yazı yazmışım. O dönemde karşıma Castlevania: Dawn of Sorrow çıkmıştı ve böyle başlamıştı Castlevania aşkım. Hâlen daha bazen Pitch Black Intrusion isimli Dawn of Sorrow açılış müziğini açar dinlerim. Yukarıda eklediğim Metalvania oynatma listesinde de bir metal versiyonu mevcut. Yani baya bildiğiniz dandik Java oyunu portu ile giriştim bu evrene.

Şu açılış videosunu arka arkaya izlerdim o telefon ekranında. Neyse, çok uzatmayayım. O zamandan bu zamana arada bir ödünç aldığım DS’lerde birkaç Castlevania oyunu (Aria of Sorrow ile birlikte) oynama imkânım oldu. Castlevania ile böyle tanıştım, bir kısım oyunlarını ve isim verdiği türün (Metroidvania) popüler örneklerini yedim. Çok uzattım, şimdi 2017’ye doğru bir yolculuğa çıkalım.

Peder emekli olurken emeklilik hediyesi olarak bir Netflix hesabı güzel olur diye düşünmüştüm. Memleketteki televizyonda Netflix uygulaması var, üç beş kere bana sormuşluğu da var. Zamanında Stranger Things’in ilk sezonunu ağır depresyonda olduğum bir dönemde ‘farklı kaynaklardan’ izledikten sonra, Castlevania’nın dizisinin geleceği haberini duyunca hiç tereddüt etmeden hesabı açmıştım. Yani evet, Netflix hesabı almamdaki sebep Castlevania oldu. Buradan yapımcılara duyurulur 😉

İlk yayınlanan görsellerden biri bu olduğunda benim de dibim düşmüştü…

Vay arkadaş… demiştim. Nasıl inanılmaz bir iş bu? Yine güzelim, canım bir oyunu alıp mahvedecekler, diye düşünüyordum bu görsel gelmeden önce. Önyargılı olmaktan değil, Silent Hill hariç (ki onda da çok büyük problemler var da neyse) şöyle oyundan beyazperdeye geçip tadı damağımda kalan iş yok ve beyazperde tarihi bu tarz rezaletlerle dolu. Yine de anime tarzında olacağı duyurulunca –ki Castlevania’nın Konami oyunu olduğunu, yani Japon oyunu olduğunu belirtmeden geçmeyelim– sanki özüne daha yaraşır bir iş çıkacak diye belli belirsiz bir ümit yeşermişti.
Tamam, yalan. Baya baya heyecanlanmıştım.

Live-action olacak sanırken çizgi film olması, olası tüm sınırları ortadan kaldıracak dedik, hype yaptık, bekledik… Sonra o beklenen an geldi ve Castlevania, 4 bölümlük ilk sezonu ile yayınlandı.

Şimdi, bilmeyenler için hemen şunu ekleyeyim, Netflix dizisinin konusu, benim doğduğum sene NES için piyasaya çıkan Castlevania III: Dracula’s Curse isimli oyun üzerine kurulu. Ben bu oyunu oynamadım, varlığından da pek haberdar değildim. Şu saatten sonra da oynayacağımı sanmıyorum. Ama diziyi izlerken sıfırdan, bilmediğim bir hikâye izleyecek olmanın keyfini de sürmedim değil.

İlk sezonun 4 bölümünü arka arkaya öyle hızlı ve keyifli bir şekilde izledim ki anlatamam…

Dracula her zamanki gibi yakıyor.

Dracula (veya potansiyel bir Dark Lord) olmadan bir Castlevania düşünülemeyeceği gibi, bir Belmont olmadan da bir Castlevania düşünülemez.
Bunların yanında Alucard olursa tadından yenmez; ama iyi bir yan karakter fazla kaloriyi alıp mideyi huzursuz etmez.

Trevor Belmont, hem orijinal hikâyedeki karakter, hem de Lords of Shadow serisinin Mirror of Fate oyunundaki duruşuyla beni benden almıştı.

Dracula’nın, doktor olduğunu iddia eden gizemli bir kadının kapısını çalmasına şaşırmasıyla başlayan sezon, çabuk bir şekilde Dracula’nın neden kafayı yediğini, neden insanlara saldırdığını, neden kana susamış bir canavara dönüştüğünü oldukça iyi ve hak verir şekilde anlatıyor. Sezon boyunca, ve dahi ikinci sezon boyunca Dracula’yı, nâm-ı diğer Vlad Tepeş’i kötü adam olarak görmek pek mümkün değil.

Asıl kötü adam elbette ki dini kendi çıkarları için kullanan piskoposlardan ve güç peşinde koşan karaktersizlerden ibaret.

Hristiyanlık deyince insanların aklına bu tipin gelmesi pek şaşırtıcı değil…

Karakter, müzik, çizim vs. falan bir sürü mesele var üzerine değinebileceğim; ama benim bahsetmek istediğim mesele ayrı. Castlevania 2 sezonuyla hiçbir yerinde ne şikâyetim, ne de negatif eleştirim olacak bir seri.

Peki bunu bu kadar güzel kılan neydi?

Karanlık Atmosfer vs Komedi

Ecnebilerin comedic relief dedikleri, izleyiciyi ciddi (ve karanlık) atmosferin boğuculuğu ve sıkıcılığından biraz çıkarıp nefes aldırmak ve sonraki sekanslara hazırlayarak dinlendirmek için ara ara soktukları komik sahneler, espriler, mizahi yaklaşımlar son 10 yıldır tüm dizi ve filmlerde gözüme çarpıyor.

Ne var ki, hikâye karanlık ve hele hele de antagonist ile bir bağlamda empati kurabileceğiniz bir yapıya sahipse, bu comedic relief kısmı iyi dengelenmezse sadece seyre zarar veriyor. Yani, dikkat dağıtıyor, bu ne alâka şimdi tepkisi verdiriyor, ve en kötüsü de karakterin veya karakterlerin olayı ciddiye almadıkları gibi bir yargıya varmanıza sebep olarak sizin de olayı ciddiye almanızı engelliyor.

Castlevania bu konuda inanılmaz güzel bir denge yakalamış. Evet, enteresan bir şekilde bir Netflix yapımı olmasına rağmen kan gövdeyi götürüyor, kazıklar arasına konfeti gibi sarılmış bağırsaklardan tut, kan yağmurlarına kadar gore var, ve atmosfer karanlık.

Ulan bu çizgi film, ne karanlığından bahsediyorsun sen? diyenleriniz olacaktır elbet. Sizin şimdiye kadar izlediğiniz bir filmde, okuduğunuz bir kitapta, oynadığınız bir oyunda, böyle konuşan bir düşman gördünüz mü?

Öldürün…

Gördüğünüz her şeyi… öldürün…

Hepsini yok edin…

Eflâk… aşkım için mezarlığa dönüşünce ülkenin derinliklerine gidin…

Durmayın, Eflâk’ın bütün şehirlerine gidin…

Ve öldürün… öldürün…

Aşkım için…

Öldürün…

Bulduğum gerçek aşk için…

Öldürün…

Hiç bitmeyen nefret için…

Ben bu sözleri duyduğumda tüylerim diken diken oldu. Dracula’ya ne şekilde karşı çıkılabilir, ne şekilde uzlaşmaya varılabilir bilemedim. Bizim ergenler hâlen daha Joker ❤️ Harley Quinn yazıp gezsinler, Dracula gibi seven kimse yok.

Mesela bu girizgâh çok önemli. Dracula bu, yıllarca filmlere, kitaplara, oyunlara konu olmuş, karanlığın efendisi, vampirlerin kralı, gün ışığından sürgün edilen günahkâr, havarilerin Judas’ı, İblis’in sağ kolu, karanlığın ordularının kumandanı bu adam. Ve daha ilk bölümde ben direk Dracula’nın tarafını tutmaya başladım. Hikâyenin baş düşmanı bir karakter, sizin için empati kurduğunuz ve desteklediğiniz bir karakter, ve bunu ilk bölümde başarıyor…

Yine de, dizi tamamen karanlık elementlere ve şiddete bağımlı tutmuyor kendini. Karakter gelişimi, duygusal bağlantı, empati kurulabilecek durumlar sürekli mevcut. Mesela ikinci sezonda Dracula ile bir başka karakter arasındaki ilişki dinamiği, belki de serinin tüm o vahşetinden daha fazla göz dolduruyor.

Ve yer yer karakterler arası atışmalar ile comedic relief veriliyor; ama bu verilen sekanslar da sırf olmuş olsun diye değil, baya baya karakterlerin arasındaki ilişkiyi derinleştirmeye hizmet ediyor.

El Emeği Göz Nuru

Bu kısım biraz tartışmalı. Yani herkesin görüşü farklı. Tüm dünya kısa yoldan köşeyi dönmeye odaklanmışken, birilerinin çıkıp da tutku ile bir projeye bağlanıp emeğini, terini, yüreğini ona akıtmasını beklemek biraz abesle iştigal. Yine de çıkıp işler öyle yürümeyince eleştirmekten de geri durmuyor insanlar. Ama Castlevania’da durum böyle değil.

2005’ten beri yapım aşamasında olan bir projeden bahsediyoruz. Yani, ilk duyurusu yapıldığında gidip araştırdım nedir ne değildir diye. Netflix niye durup dururken Castlevania çizgi filmi yapacağım desin ki? Var bu işte bir iş. Ve varmış da… İşin arkasındaki iki stüdyodan biri, 2005’te Castlevania’nın çizgi filmi / animesi için isim haklarını alıyor ve yayın planı olarak da doğrudan DVD dağıtımı düşünüyor. Ve yanlış anlamadıysam uzun metrajlı tek parça film şeklinde düşünülüyormuş bu.

Bugün bakınca, oldukça kötü bir fikirmiş. Hem tek sıkımlık kurşun olacaktı, hem de büyük stüdyoların sinema salonlarını kapattığı günlerde adı duyulmayacaktı.

Sonra sene 2015 oluyor ve Netflix fellik fellik yeni yapım ararken bu adamları buluyor. Bunun bir sebebi de karanlık atmosferli fantastik hikâyelerin son yıllara kadar pek bilinmemesine veya talep görmemesine rağmen bir yükseliş trendinin arkasında kalmama isteği. Yani Yüzüklerin Efendisi serisi bu kadar tutmadan önce hiçbir yapımcı, kanal, veya stüdyo bu tarz işlere böyle paralar yatırmıyordu. E şimdi GoT’unuz, Witcher’ınız filan var.

Bir de şunu sorayım. Dead Space bu blogta biraz hassas bir konu, biliyorum, ama neden 2. ve 3. oyunda asla ilk oyundaki o ürpertici hava yok? Evet, Warren Ellis ilk Dead Space oyununda çalıştı; ve de bu diziyi yazdı/yazıyor. Adamın değeri şimdi mi anlaşıldı?

E yapımcıya ne demeli? Adi Shankar zaten baya baya gritty yapımların üstadı gibi bir şey oldu. 2012 yapımı olan Dredd zaten distopik gelecek konusunda en başarılı yapımlardan biriyken, çocukluğumuzun gözdesi Power Rangers için olan kendi kısa filmivar olan bir şeyi alıp nasıl gritty bir realiteye sokarız” sorusunun cevabı. Yani adam bu tarz işler için biçilmiş kaftan.

Bir de, bu proje üzerinde çalışan herkes sanki biraz “yemişim parasını, içimize sinecek, gurur duyacağımız bir iş yapalım” şeklinde yaklaşmış. Ortada Marvel serisi gibi para basan, tamamen tribünlere oynayan devasa yapımlar varken, Netflix buna nasıl olur vermiş bilmiyorum; ama ortaya çıkan sonuç için şu örneği vereceğim.

Bir arkadaş* Stephen King’in Hayvan Mezarlığı (Pet Sematary) kitabının yeni beyazperde uyarlaması hakkında fikrimi sorduğunda cevap olarak şunu söylemiştim: “Castlevania’yı yeniden izleyeyim, bitirdiğimde hâlen Hayvan Mezarlığı hakkında konuşasım varsa beğendim demektir. Yoksa bilmiyorum, farklı olması güzel kılmıyor her zaman.”

Bir Marvel filmini tekrar tekrar izleyeceğimi hiç zannetmiyorum.

Oyundan Bağımsızlık

Bu çok hassas bir konu. Silent Hill filmlerinde ilk filmin oyunun hikâyesinden bu kadar kopuk olması bugün beni çok rahatsız ediyor. Resmen baya dandik Salem Cadı Avı hikâyesini o muhteşem Silent Hill evreninin üstüne basıp geçmişler.

Şimdinin popüleri Witcher dizisi ise (ben bu yazıyı yazmaya başladığımda Witcher dizisi yeni duyurulmuştu…) oyunlardan değil, kitaplardan uyarlanmış olmasına rağmen, oyunlara veya kitaplara hiçbir şekilde bulaşmamış kişilere çok kafa karıştırıcı geldi, birçok nokta da havada kaldı.

Castlevania ise zaten kitabı olmayan sade bir oyun serisi olarak, oyunları hiç oynamamış insanlara doğrudan bir hikâye sundu ve karakterleri inşa etti. Castlevania adını ilk defa duyuyor olsanız bile “acaba oyunlara bir baksam mı?” diye sormanıza bile gerek yok.

Ha, buna rağmen oyunlara selam çakmamışlar mı? Fazlasıyla.

Bi kere karakterlerin renk şemaları, dizinin üzerine kurulu olduğu oyundaki sprite’lar ile aynı. Sonrasında, Trevor Belmont’un üzerindeki Belmont hanedanı tuğrası baya Castlevania Lords of Shadow’dan alınma. Ama beni en çok sevindiren ve seyir zevki sunan kısımlar ise Alucard’ın dövüş stilleri oldu. Bunlar da Symphony of the Night ve Lords of Shadow oyunlarından alınma ki, belki buralarda izleyici “ne alâka ya” diyebilir.

Yine de, kitaptan veya oyundan uyarlamalar arasında bağımsızlık açısından şimdiye kadar gördüğüm en başarılı yapım bu. Ayrıca, yine öveceğim ama, insanları fanservis ile kandırmaya kalkışmayarak yine de fanservis verip mutlu eden ender yapımlardan da biri….

Türkçe Dublaj

Yıllardır savunurum. Dünyada dublaj işini en iyi Türkler yapar. Sylvester Stallone’nin kendi sesini duymaya katlanamam; ama Türkçe dublajlarda bayılırım. Castlevania bu noktada çığır açmış.

Bi kere orjinalinde Dracula’yı Graham McTavish seslendiriyor. Bu abinin kim olduğunu bilmiyorsanız, yaşadığınız mağaradan çıkın.

Fotoğraf:  IKI IKRAM

Graham abimizin benim için en sevdiğim kısmı, Preacher dizisinde The Saint of Killers karakterini oynaması olsa da, hepsinden önce benim gönlümü Metro 2033’te Khan karakterini seslendirerek kazanmıştı. Dolayısıyla, burada Dracula’yı seslendiriyor olması harika bir şey; ama…

Ama… ama dedim ya, dublaj işinde bizden iyisi yok. Türkçe dublajında Dracula’yı Sinan Divrik seslendiriyor. Graham McTavish’ten daha iyi bir ses olamaz diye düşünürdüm; ama Sinan Divrik’in o “Öldürün…” deyişinin üstüne bir şey tanımam. Sinan abi, ağzına sağlık.

Tabii, burada bitmiyor. Alucard’ı seslendiren İlham Erdoğan abimizin bir sahnede “Lütfen… Bu bir bar kavgası değil, kendine gel” deyişi ile hayatımda izlediğim en iyi Türkçe dublaj olma konusunda IT Crowd’un önüne geçti. Ha zaten Trevor Belmont’u seslendiren Murat Değirmenci ile Sypha Belnades’i seslendiren Burçin Artut baya zaten almış götürmüş. Bu 4 ana karakterin seslendirilmesi dışında, diğer karakterler de oldukça iyi seslendirilmiş durumdalar. En yan karakterden pazardaki adama kadar herkes harika iş çıkarmış. Öyle ki, şu anda Netflix’te Castlevania’yı bir defa olsun İngilizce izlemedim daha. Eğer siz de İngilizce izleyip, altyazıyla filan idare ettiyseniz, kesinlikle ve kesinlikle bu zevki kaçırmayın. Bi IT Crowd, bi de Castlevania başka bir dilde izlenmez.

Böyle düşünen tek kişi de ben değilim:

Adam diyor ki, “İngilizce seslendirme o kadar banal şekilde abartılı ki, dayanamadım ve sonunda Türkçe açtım, ve söylemem gerekiyor ki, Türkçe seslendirme serinin tonuna çok iyi oturmuş”

Sonuçta

Evet, 10/10 çok rahatlıkla verilebilir. Burada benim kişisel zevklerim ve eğilimlerim de büyük rol oynuyor. Zaten ben size objektif bir inceleme yazacağım da demedim. Ben neden beğendiğimi ve beklentilerimi nelerin ne şekilde karşıladığını yazıyorum sadece. Bir de spoiler vermekten kaçındım olabildiğince, belki daha derine inebilirdim.

Ha, bu arada yine iyiyiz, sezon 3 de geliyor. Tabi sezon 3 duyuru tivitinin atılmasının üzerinden 1 yıldan fazla geçti. Bir başka tivitte ise 3. sezon için animasyon düzenlemelerinin neredeyse bittiğinden bahsediliyor. Tahminim, Mart-Nisan gibi 3. sezonu izleriz. Haziran’a sarkarsa Ağustos sonrasına düşer, ve oraya kadar gideceğini sanmadıklarını söylüyorlar.

3. sezon çıktığında bu yazıyı düzenlemek yerine yeni bir yazı yazarım diye düşünüyorum.

Bir yıla yakın süredir yazı yazmama kombomu da böylece kırmış oldum. 30’dan sonra pek çekilmiyor bazı şeyler, ama onlar da artık başka yazılarda değinirim.

4 şey demişler
  1. Eline sağlık ağabeyim. Bu yazınızı 3. sezonun çıkmasını bekler gibi, ne zamandır bekliyordum, sağ olun. 🙂

    Eren 12 Ocak '20 tarihinde | Cevapla
    • Asıl sen sağol, sayende ben de bir yıla yakındır yazı yazmama ve mağaradan çıkmama kombomu kırmış oldum. Bir başka Netflix yapımı için de hâlihazırda (1.5 yıl önce) başlamış ve bitirmemiş olduğum yazımı da bitireyim artık 🙂

      Tanshaydar 12 Ocak '20 tarihinde |
  2. Tekrar merhaba 🙂
    Dracula dizisi üzerine de yazı yazacak mısınız? İzliyor musunuz bilmiyorum ama izlediğinizi düşünüyorum. Romanı okumuştum ve dizide de değiştirilen yerler çok var, yine de benim için güzel diziydi.
    Sevgiler.

    Eren 3 Şubat '20 tarihinde | Cevapla
    • Netflix’e yeni gelen Dracula dizisini kastettiysen, izlemedim.

      Açıkçası 2013 yapımı Dracula dizisi 1. sezon sonunda iptal edildikten sonra (benzer şekilde 2014 yapımı Constantine de ilk sezon sonunda iptal edilmişti) baya kırıldım ve ondan sonra vampir mitosu üzerinden ekmek yemeye çalışan kimseye yüz vermedim. Castlevania bunun için bir istisna, çünkü hakkını fazlasıyla vermişler.

      Şimdi, Netflix tekrar bu mitosu sağmak için bu diziyle çıktı ama ilgimi çektiğini söyleyemeyeceğim. Belki bir gün çok sıkılırsam izlerim. İzlersem de üzerine yazacak kadar beğenir miyim, bilemiyorum…
      Dracula’nın kitabını okuduysan dönüp dolaşıp aynı şeyleri tekrar tekrar izlemeye gerek yok, yani şu listeye bir bak: https://www.imdb.com/list/ls026818396/

      Onun yerine Hellsing Ultimate izle daha iyi. En azından gerçek Dracula neymiş insanlar görür.

      Tanshaydar 6 Şubat '20 tarihinde |

Söz uçar yazı kalır