Parasyte: The Maxim / Kiseijuu: Sei no Kakuritsu

Parasyte The MaximGeçtiğimiz haftalarda bronşit geçirdiğim için işe gidemediğim birkaç gün içerisinde diğer projelerim üzerinde çalışma azmim %30 kapasiteyle çalışan beynim yüzünden hezimetle sonuçlanmıştı. Haliyle fazla zihin gücü gerektirmeyen görsel odaklı bir aktivite ile vaktimi geçirmeye karar verdim, ve “yahu ben bayadır anime izlemiyorum” şeklinde soru önermesi içermeyen ve sebebi belli düşünceme, “şöyle psikolojik veya korku odaklı bir anime bulup izlesem fena olmaz” düşüncesi eklendi. Sık sık duyduğum (nerden duyduğum?) Parazit diye bir adı olan animeye başlayayım dedim ben de.

Dedim demesine de, bulmak biraz zor oldu. Çünkü ben 2006-9 civarında yayınlanmış ve bitmiş sanıyordum bu animeyi, meğer sezon animesiymiş. Parazit’in İngilizcesi Parasite diye yazılır, bu meret Parasyte diye yazılıyor. 24 bölüm olması planlanıyormuş, ben bulduğumda 14 bölüm yayınlanmış. Birkaç istisna dışında bir animeyi sezonluk takip etmem, bittiği zaman izlerim. En son Suisei no Gargantia isimli şaheseri sezon boyunca izlemiştim. Orada da 9. bölüme gelene kadar insanlar Urobuchi Gen’in sağlam iş çıkaracağını tekrar tekrar hatırlatmak zorunda kalmıştım ya, artık insanlara bir şey anlatmak veya tartışmak çok yersiz geliyor bana. Her neyse.

Yaşımın ilerlemesinden midir, yoksa çok fazla materyali yuttuğumdan kalite çıtamın yükselmesinden midir bilmem; ama cheesy şeylere zerre kadar tahammülüm kalmadı. Haliyle Shounen bir zımbırtı olma ihtimalini göze alarak ilk bölümü tarayıcıda stream olarak açtım. Yarısına gelmeden durdurup gittim 1080p olarak indirdim ve baştan açtım. Meğer ki parazitimiz içinde küçük bir cevher barındırıyormuş.

Nereden geldiği belli olmayan, beyzbol topu büyüklüğünde sporların içinden çıkan cyborg görünüşlü kurtçukların insanlara bir parazit gibi (haliyle ismin geldiği yer) yerleşmeye çalışan varlıklarla açılış yapan anime, sonraki sahnede kafası çiçek açar gibi parçalara ayrılarak karısının kafasını tek lokmada götüren bir adamla giriş yapıyor.
Şimdi, tecrübeli gözler şunu bilir ki, animede bol miktarda kan olması animeyi Shounen’likten çıkarmaz, hele Seinen hiç yapmaz. En büyük örnekse Shingeki no Kyojin’dir (Attack on Titan). Çok kan var; ama ne karakter ne de hikâye derinliği var (birkaç vantilatör fanı çıkıp yaygara koparmadan söyleyeyim, hem animesini izledim hem de mangasında güncelim; sizin mangadan bile haberiniz yok).

Bir sonraki sahnelerde, bu parazitlerin tek hedefinin insan beynini sindirip olgunlaşarak yerine geçmesi ve sinir sistemi ile tamamen birleşmesi olduğunu görüyoruz. Kısaca, insanların yerine geçmek oluyor bu amaç; ama baş karakterimiz Shinji’ye saldıran parazit başarısız olarak sadece sağ eline yerleşebiliyor. Sonrasında hikâye giderek daha karanlık bir hâl alarak hem aksiyon, hem duygusal, hem de hikâyesel derinliği vermeyi başarıyor.

İki Parazitin Dövüşü, biri tam dönüşümde, biri sadece el dönüşümünde.

İki Parazitin Dövüşü, biri tam dönüşümde, biri sadece el dönüşümünde.

Bu sahneyi, Kill the Puppets (Kuklaları Öldür) isimli dubstep ağırlıklı parçayı dinlerken izlediğinizi hayal edin. Ben bile dupstep sever hale geldim…

Müzikleri de harika olan animenin müzisyeni öyle bir Kawai Kenji, bir Kajiura Yuki filan değil; adam böyle bir işi nasıl çıkarmış anlamadım. Özellikle Next to You ve Solitude isimli parçalar bana “sağa buanım doguz gangaaa” diye bağırmama sebep oldu. Hiç hazzetmediğim halde, aksiyon sahnelerinde kullanılan dubstep temelli parçalar da sahneler cuk diye oturmuş, dinlerken keyif aldım.

Anime 16. bölüme geldiğinde dedim ki, ulan madem mangadan çevrili bu, ben onu da okumaya başlayayım. Asıl bomba şimdi geliyor.
Manga 1989 yılında yayınlanmaya başlanmış (benim doğduğum yıl) ve 1995 yılında bitmiş. 1996 yılında ise en iyi bilim kurgu ödülü olan Seiun ödülünü almış.

Mangadan spoiler verecek değilim; ama 90’ların başı ile 2010’ların ortaları arasındaki tarz farkı kör gözüne parmak olmuş. Mangada uzun etekli, uzun kabarık saçlı, makyajsız, aksesuarsız olan karakterler animede kısa etekli, hatta çatalı belli eden kısa kot şortlu, boya kutusuna düşmüş, aksesuar manyağı karakterlere dönüşmüş. Şahsen iki dönemi de görmüş birisi olarak, ‘case study’ oluşturacak bir niteliğin bulunduğunu söyleyebilirim.

Mangayı okumayı iki günde bitirdiğim (65 bölüm) ve animenin şu ana kadar mangaya ne kadar paralel gittiğini görebildiğim için yorumumu şimdiden yapabilirim.

1) Aşk insanları mahveder.
Aşık olan ve bunu kontrollü hale getiremeyecek kadar ergen (olgun olmayan desek?) olan kişiler benmerkezcil ve takıntılı olmaya meylederler. Gün gibi ortada olan mantıksal zincirlemeler kuş cıvıltısından farksız hale gelir.

2) İnsanoğlu “Cogito ergo sum” temeliyle kendi varlığını en üst varlık olarak görür; ama kendisinden daha üstün bir varlıkla karşılaştığında mağdur edebiyatına yatar.
Bunun en güzel örneği; elinde güç varken eziyet eden kimselerin; ellerindeki güç alındığında adalet ve etik anlayışı propogandası yapmasıdır (smiley was here diyesim geldi yeminle).

3) İyiliğin ve kötülüğün ötesinde olamazsınız.
Death Note izleyen her 16 kişiden 27’si kendisini yarı tanrı zannederek ‘aydınlandığını’, ‘iyinin ve kötünün ötesine’ geçtiğini, bir takım değerleri terazide tartarken kefelerde değil de terazinin başında olduğunu (bkz. Kiritsugu Sendromu) zanneder. Gençler, size çok kötü bir haberim var. Sizinkisi Bane sendromu :(, büyüyene kadar ışık görmediğiniz için mum ışığı bile sizi kör ediyor.
Buradaki bir karakter de benzer bir yanılgıya kapılıyor kısa bir süreliğine; ama sonrasında böyle bir şeyin olamayacağını farkediyor. İnsanoğlunun en büyük kusuru olan kibirden kaynaklanan bir hata olduğunu görüyor ve ona göre hareket ediyor. Belki de en favori sahnem buydu.

Tabi bu kadar derinlik aramıyor, sadece eğlenceli vakit geçirmek istiyorsanız, Parasyte keyif alarak izleyebileceğiniz sıradan bir anime de olabilir sizin için.


Yorum yok

Bir yorum yazın


Henüz kimse fikrini belirtmemiş.

Leave a Reply